FRANSA SEÇİMLERİNE ‘FRANSIZ KALMAYIN’! / @megdorano

37 yaşında Adalet Partisi’ne girip, 39 yaşında parti genel başkanı, 40 yaşında da T.C. başbakanı olmuş, Demirel’e benzer bir figürle daha karşı karşıya siyaset dünyası: Emmanuel Macron. Henüz 39 yaşında ve 2 yıllık ekonomi bakanlığı tecrübesini saymazsak, ciddi herhangi bir siyaset deneyimi olmayan biri, kısa süre sonra Fransa Cumhurbaşkanı olacak.

Hükümetinde bakanlık yaptığı Sosyalist Parti’nin üyesi bile değilken, bakanlık görevinden istifa edip bir yıl önce kurduğu En Marche! (Marş/ileri anlamında) hareketi/partisi ile Fransa cumhurbaşkanlığının 1 no’lu adayı haline gelmesiyse, kimse için şaşırtıcı olmadı. Oysa, Sosyalist Parti hükümetinde genç bir bakan istifa etmiş, hareket kurmuş ve Fransız siyasetinin geleneksel parti kalıplarını yerle bir ederek seçimlerde 1. olmuştu. Peki gerçekten gördüğümüz gibi (TR’deki Erdoğan misâli) halkın içinden gelen genç bir adam devrimci bir hareketle Fransız devletinin başına mı yürümekte?

Öncelikle belirtmek gerekir ki, taşrada küçük bir şehirden gelse de Macron, toplumun alt-orta kesiminden biri değil. Anne ve babası doktor, kendisi École Nationale d’Administration (ENA) mezunu ve Rothschild & Cie Banque’da yatırım bankacılığı alanında çalışmış üst düzey finans profesyonel (komplo teorilerine girmeyeceğim ama Rotschild ismi Macron’a Ekonomi Bakanlığı yolunu açtı) . ENA’nın Türkiye’deki karşılığı Mülkiye kabul edilebilir ancak ENA’nın daha da elitist bir algısı var. Okulun mezunları arasında mevcut cumhurbaşkanı Hollande, eski cumhurbaşkanları d’Estaing, Chirac, eski başbakanlardan Juppe, Fabius vs. gibi isimler mevcut. Ayrıca Macron liberal ekonomi yanlısı söylemleriyle, içinden geldiği sosyalist harekete yakın da durmuyor. Özetle, çevrenin “marş/ileri” deyip, merkeze yürüttüğü bir Erdoğan değil, Macron.

Gelelim, kısa sürede yakaladığı siyasi başarıya…

Fransızların fıkralara konu ettiği, kayda değer hiçbir iz bırakmayan sosyalist cumhurbaşkanı Hollande’ın ardından, tüm dünyadaki trend olan ‘sağın yükselişi’yle, Fransa’da da merkez sağdan bir cumhurbaşkanının rahatça seçimleri alması bekleniyordu. Çünkü her yerdeki gibi Fransa’da da aşırı sağ güç kazanmıştı, popülist ırkçı Ulusal Cephe lideri Le Pen’in ilk ikiye girmesine kesin gözüyle bakılıyordu. Benzer bir durum 2002 seçiminde yaşanmış, Marine Le Pen’in babası ile 2. tura kalan Chirac, 5. Cumhuriyet tarihindeki en yüksek oy oranı olan % 82’yle tekrar başkan seçilmişti. Senaryo aynıydı: yine sağdan bir aday ve Le Pen ilk ikiye kalacak, 2. Turda rekor oyla Fransa cumhurbaşkanı seçilecekti.

Merkez sağ Cumhuriyetçi Parti adayını belirlemek için ön seçim yapma kararı aldı. İlginç bir şekilde, önseçimde sadece Cumhuriyetçi Parti üyeleri oy vermedi. “Sağın Cumhuriyetçi değerlerini paylaşıyorum” şeklindeki yazılı açıklamayı imzalayanlar da önseçimde oy kullandı. Ön seçime katılım sayısı böylece 4 milyon kişiyi buldu. Önseçime katılan adaylar arasında 3 önemli kişi vardı: eski cumhurbaşkanı Sarkozy, eski başbakan Juppe ve yine eski başbakan Fillon.

Sarkozy eski cumhurbaşkanı olmasından kaynaklanan tüm bağlantılarını kullansa da kitle nezdinde önemini yitirmişti. Fillon ise Sarkozy döneminde başbakanlık yapmıştı. Sıkı Katolik Fransızların desteklediği Fillon’dansa, Fransa elitleri (küresel liberal oligarşi, AB bürokrasisi ve Almanlar da) ‘ılımlı ve akîl adam’ görünümündeki Juppe’nin kazanmasını tercih ediyordu ve bu yönde kamuoyu oluşturdular. Tüm beklenti Juppe’nin önseçimi kazanması, merkezdeki konumuyla sağdan ve soldan rahatlıkla oy alıp, Le Pen’i geçmesi üzerine kuruldu.

Ancak 4 milyon kişinin katıldığı önseçimde beklenmeyen şekilde Fillon 2 turu da önde bitirerek, merkez sağın adayı oldu.

Le Pen ile yarışacağını düşünen Fillon, “Fransa’nın AİHM’in kararlarına uymayı gözden geçireceğine, Le Pen gibi Rusya’yla yakınlaşmaya sıcak baktığına” dair popülist mesajlar vermeye başladı. Fransa elitleri ve bürokrasisi (ve tabii ki kıta Avrupasının abisi Almanya, tüm küresel liberal oligarşi) için bu sonuç ve söylem gittikçe tehlikeli bir hâl almaya başlamıştı. Trump’ın iktidara gelmesi ve İngiltere’nin BRexit kararı ardından Batı dünyası 2’ye bölünmüş, bir kanadını ABD-İngiltere, diğer kanadını da Almanya-Fransa’nın başını çektiği ‘güçlü AB’ taraftarı blok oluşturmaktaydı. Juppe, güçlü Avrupa rolü için biçilmiş kaftandı. Ancak sürpriz bir şekilde önseçimi kaybetti.

Ne olduysa tam da bu aşamadan sonra oldu, sanki bir el (“bana küresel liberal oligark eli çizebilir misin Abidin”) devreye girdi ve açık ara seçimin favorisi olan merkez sağ aday Fillon hakkında iddialar yayılmaya başladı. “PenelopeGate” adıyla yayılan bu iddialar ‘Fillon’un, karısını gerçekte olmadığı halde mecliste danışmanı gösterip, usulsüz şekilde 1 milyon euro’luk kamu kaynağını kötüye kullanmasını’ odağına alıyordu. Bu iddialar Fillon için soruşturma açılmasına yol açacak kadar büyüdü. Katolik muhafazakârların adayı Fillon için, bu sefer partisinden adaylıktan hemen çekilmesine dair sesler yükseldi. Aynı el devredeydi. Fillon’un adaylıktan çekilmesini ve yola Juppe ile devam edilmesini istiyordu. Fillon bu çağrılara kulak asmadı ve adaylığını korudu. Ancak yayılan iddialar gün geçtikçe anketlerde kendisine olan desteği azaltıyordu. Fillon her ne kadar “yapılan bana değil, demokrasiye darbedir” dese de macun tüpten çıkmıştı.

“Küreselci liberal ekibin güçlü AB için ideal lider projesi” önseçimle tökezlediyse de, işin peşini bırakmamışlardı. Kendi istedikleri gibi olmayacak bir adayı türlü propaganda oyunlarıyla yıpratmışlardı. Şimdi sıra, onun yerine doğru ismi bulmaktaydı. Emanuel Macron, sanki bu iş için özel! hazırlanmıştı. Her yerde önde tuttuğu AB bayraklarıyla yeni dönemde güçlü AB mesajı veriyordu. ‘Liberal ekonomi’ mesajları da ‘düzeni kurcalamak’ gibi bir derdi olmadığını açıkça ortaya koymuştu. Ayrıca arkasında güçlü bir parti desteği olmayan Macron’un meclis desteği için sürekli konsensüs arayacağı ve dengeyi gözeteceği düşünüldüğünde, gerçekten de aranan kan bulunmuştu. İş sadece bu adayın cilalanıp, parlatılmasına kalmıştı; ki bu da “güçlü Avrupa” bloğunu hedefleyenler için zor bir iş değildi. Macron cilalandıkça popülaritesi arttı ve Fransa gündemine oturdu. Ayrıca ilk tur seçim sonuçları gösterdi ki, Le Pen’e kayması beklenen populist oyların önemli bir kısmı populist soldaki Mélenchon’a gitmişti. Bu ilk turu 1. sırada bitirmesi beklenen Le Pen’i Macron’un da altında ikinci sıraya çekti.

Şimdi, ‘proje’ neredeyse tamamlanmış durumda. Şu anda mevcut cumhurbaşkanı Hollande, sağın iki adayı (eski başbakanlar) Fillon ve Juppe, yine eski başbakanlardan Valls, Cazeneuve, Ayrault, sosyalist partinin adayı (eski bakan) Hamon, Paris Belediye Başkanı Hidalgo ve daha birçok isim Le Pen’e karşı Macron’u destekleme çağrısı yaptı (TR’dekine benzer şekilde kutsanan bir cumhuriyet algısı var Fransa’da. 2. turda radikal partilerden birinin adayı yarışma hakkı kazanırsa, diğer tüm aday ve partiler ona karşı birleşmektedir). Tüm bu desteğe rağmen, aşırı soldaki Mélenchon’un oylarının önemli bölümünün Le Pen’e gitme ihtimali, bize ikinci turda %65-35’lik Macron lehine bir sonuç çıkacağını gösteriyor. Macron’unsa başbakanlığı koltuğunun ilk sahibi Juppe’ye veya Juppe’nin sağ kolu Édouard Philippe’e vermesi kimse için sürpriz olmayacak…

İşin magazin kısmını, yazılan hikayeleri her yerde göreceksiniz, işin bir de böyle bir yanı olabileceğini benden duyun istedim.

Selametle,

@megdorano
(28.04.2017)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s