Vesayete Karşı Adalet /Mustafa Erdoğan

gulenKonuyla ilgili ilk yazıyı 07 Şubat 2012 darbe girişiminden dört gün sonra yazmıştım. Üzerinden neredeyse iki yıl geçmiş ve geldiğimiz noktada, o günden bu yana sorunun iyileşmesini bırakın, daha da kronikleştiğini görüyoruz. Bugün benim için resim çok daha netleşmiş durumdadır. 28 Şubat sürecinde nasıl ki devlet, cemaatlere ait Kur’an Kurslarını, yurtları basıp zulmettiğinde karşı çıktıysam, bugün bir cemaatin devlet içinde örgütlenerek, siyasi idareye/devlet yönetimine/milli iradeye illegal yoldan ortak olma çabasına da aynı şekilde karşı çıkıyorum. Kur’an hizmeti, eğitim hizmeti, gençliğe hizmet gibi alt ayaklara dayandığı için her türlü siyasi yanlışına karşın, mütedeyyinler tarafından bunca yıl ‘Hizmet’ genel adı altında hüsn-ü kabul görmüş Gülen cemaatinin, maalesef gerçek amacının çok farklı olduğu ortaya çıkmıştır. Saygı duyulan (duyduğum) yurt dışında ve içinde ehl-i sünnet yolunda insan yetiştirme gayesiyle bildiğimiz yapı bugün tanınamaz haldedir. Daha da kötüsü yetiştirdiği adamların, devlet kademelerinde aldığı görevleri, kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak isteyen bir vesayet çetesine dönüşmüştür.

İlk yazdığım yazıdan da anlaşılacağı üzere bu kavganın ilk yumruğu, 7 Şubat 2012 darbe girişimi olmuştur. Ve bu girişimlerin hepsi bir gün, anayasal düzeni ve meşru hükümeti yıkma, illegal yapılanma terör örgütü kurma, tetikçi müntesipleri de ajanlık suçundan yargılanacaktır. (Tabii bağımsız bir yargı bulunabilirse). Hükumetin tüm mensupları yolsuzluğa bulaşmış olsa dahi, benim için en kötü demokratik yönetim, en ahlaklı vesayet yönetiminden iyidir, (ve bu böyle kalacaktır). Ancak bu yazının odaklandığı konu bu olmayacak. Bu kavgaya serinin diğer yazılarında değineceğim.  Evet, başbakan her şeyden önce olarak bu vesayet yapısını tasfiye etmelidir. Ancak gözlerden kaçan bir şey de yolsuzluk iddialarının diş macunu gibi tüpten çıktıktan sonra geri içeri giremeyeceğidir. Mezkur tapelerin hemen hepsini okumuş biri olarak, cemaatin TURGEV’e karşı ve Bilal Erdoğan’a karşı olan suçlamalarının bizzat kendilerince yıllardır yapılan eylemlerden oluştuğunu ve sistemik olarak dershane adımının intikamını almak istediklerini söyleyebilirim. Ancak Bakan Güler ve Bakan Çağlayan’ın oğlunun dahil olduğu rüşvet suçlamaları için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. (Aksi ispat edilene kadar suçsuzlar tabii ki). Kimsenin inkar etmediği Reza Zerrab’ın Bakan Çağlayan’a 700 bin TL’lik saat alması dahi büyük bir skandaldır. Gerçekten böyle bir saat alındıysa, Erdoğan’a düşen saati takan kolu kesmek (mecazi anlamda) ve saati de ibret-i alem için parçalamaktır.

Vesayet çetesinin 9  yalanın arasına 1 doğruyu sıkıştırma taktiğinin farkında da olsam, 1 doğrunun dahi 9 yalanın arasında yok olup gitmesine göz yumamam. Kimse de yummamalı. Bu çete çökertildiği ilk gün, toplum olarak bu yolsuzluğun hesabını sormalıyız. Dolayısıyla vesayet tehlikesinin ve onların her şeyi mubah gören ilkesiz stratejisinin sonuna kadar farkında da olsak, yolsuzluğun peşini bırakacak değiliz. Buna dair söylemek istediğim çok söz var ancak hiç biri şu meşhur kıssa kadar etkili olmayacaktır. Erdoğan’a, partisine koyduğu adalet ismiyle bütünleşmiş bir ismi, Hz. Ömer’i hatırlatmak istiyorum. (Kıssayı bir çok kaynakta bulabilirsiniz. Derli toplu olsun diye kalan kısmı N. Hatipoğlu’nun kıssayı anlattığı eski bir yazısından aldım). “Hz. Ömer’in halifeliği döneminde Şam valisi olan ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’in arkadaşlarından olan Sad b. Ebi Vakkas (r.a.) Şam’daki bir camiyi genişletmek ister. Bu nedenle de caminin civarındaki arsaları kamulaştırır. Herkes arsasının bedelini alır ve isteyerek arsasını camiye devreder. Ancak Şam’da yaşayan bir Yahudi, camiye bitişik olan arsasını satmak istemez. Vali arsasının değerini fazlasıyla verse de Yahudi vatandaş arsasının kamulaştırılmasına rıza göstermez. Bunun üzerine vali arsaya el koyar ve bedelini adama gönderir. Arsasını kaybeden Yahudi, komşusu olan bir Müslüman’a derdini anlatır. Sızlanır. Bana zulmedildi, der. Müslüman vatandaş da kendisine, Medine’ye git. Orada halife Hz. Ömer vardır. Derdini anlat. Ömer, son derece adildir, elbette seni dinler, der. Şamlı Yahudi Medine’nin yolunu tutar. Yorucu bir yolculuktan sonra Medine’ye ulaşır. Halifeyi sorar. Vatandaşlar bir hurma ağacının gölgesinde dinlenen halifeyi gösterirler. İşte halife bu zattır, derler. Adam Hz. Ömer’in yanına gider. Selam verip yanına oturur. Derdini anlatır. Hz. Ömer adamı dinler. Sonra bulduğu bir deri veya kemik parçasının üzerine şu cümleyi yazar: “Bilesin ki, ben Nuşirevan’dan daha az adil değilim.” Kısa ve özlü bir cümle. Yahudi bu yazıyı alıp ayrılır. Ama yolda giderken de kendi kendine şöyle konuşur: “Şam’daki idarecilerin giyim, kuşam ve oturdukları yerdeki ihtişam ve debdebe nerde, Medine’deki halifede bulunan tevazu nerde. Şam’dakiler şu mütevazı halifeyi ciddiye alırlar mı? Hiç sanmıyorum.” Kendi kendine böyle konuşur. Sonunda Şam’a varır. Doğrusu valiye gitmek de istemez. Çünkü sonuç alamayacağı kanaatindedir. Bununla beraber, mademki yorulup da oralara kadar gittim, bari halifenin şu yazdığı cümleyi valiye vereyim, der. Valinin huzuruna çıkar ve deri parçasını uzatır. Medine’deki halifenin size mesajıdır, der. Vali bu cümleyi okuyunca, sapsarı kesilir. Uzun müddet başını yerden kaldıramaz. Sonra endişe içinde, başını kaldırıp şöyle der; arsanız size geri verilmiştir. Yahudi vatandaş hayret eder. Şaşırır. Bir tek cümlenin valiyi bu kadar sarsacağını hiç tahmin edememişti. Merak ve dehşet içinde sorar. Lütfen bana bu cümlenin neden sizi bu kadar dehşete düşürdüğünü anlatır mısınız der. Şam valisi Hz. Sad, bak der, sana bu cümlenin hikayesini anlatayım. O zaman benim neden bu kadar ürperdiğimi anlarsın: İslam’dan önce ben ve bugün halife olan Hz. Ömer İran taraflarına ticaret için gittik. Yanımıza 200 deve almıştık. İran’a vardık. Orada cirit oynayan gençleri seyrederken, birileri zorla elimizdeki develere el koydular. Çok kalabalık bir çete grubuydu, bir şey yapamadık. Elimizde para da kalmamıştı. Üzgün bir şekilde, geceleyeceğimiz bir eski han bulduk. Hanın sahibine de sıkıntımızı anlattık. Adam iyi biriydi. Bize yardım etti. Sonra da; gidip krala durumunuzu anlatın, o adil bir adamdır, mutlaka size yardım eder, dedi. Biz de sabahleyin kralın huzuruna çıkıp durumu anlattık. Şikayetimizi bir mütercim krala tercüme etti. Kral Nuşirevan dikkatle dinledikten sonra her birimize birer kese altın verdi ve olayı inceleteceğini söyledi. Bize de, memleketinize dönün, dedi. Biz tekrar Han’a döndük. Ama doğrusu sonuçtan çok da memnun olmamıştık. Hancı sonucu öğrenince son derece üzüldü ve burada bir hata var, dedi. Gelin beraberce gidelim, ben size tercümanlık yapayım, teklifinde bulundu. Biz de gittik. Huzura çıktık. Hancı durumu Nuşirevan’a anlattı. Develerimize el koyan kişilerin kıyafetini, halini, olayın geçtiği yeri anlattı. Dikkat ettik, Nuşirevan’ın yüzü sapsarı kesildi. Bir gün önceki mütercimi çağırttı. Ona sorular sordu. Sonra ayağa kalktı, her birimize 2 şer kese altın verdi, akşama kadar develeriniz gelecek, develeri alın ve sabahleyin burayı terk edin dedi. Ama giderken biriniz doğu kapısından, diğeriniz de batı kapısından çıkın, talimatını verdi. Bizler de bir şey anlamadan huzurundan çıktık. Akşamleyin 200 devemiz kapıya geldi. Durumu anlamak için hancıya sorduk. Neler oluyor dedik. Hancı şöyle dedi: Sizin develerinize el koyan kişi Nuşirevan’ın büyük oğlu ile veziridir. Bunlar bir çete kurmuşlar. Garibanların mallarına el koyuyorlar. Siz ilk gittiğinizde, mütercim bunu anlamış. Ama sizin sözlerinizi Nuşirevan’a yanlış tercüme etmiş. Böylece kralın oğlunu ve veziri korumuş. Ben sizinle gidip durumu anlatınca Nuşirevan bu oyunu anladı. Ama neden ayrı kapılardan gidin, dedi, ben de anlayamadım. Hele yarın olsun anlarız, dedi. Hz. Sad, anlatmaya devam ediyor: Ertesi gün ben doğu kapısından çıktım. Kapının çıkışında iki kişinin darağacına asılı olduğunu gördüm. Halk toplanmış seyrediyordu. Sordum kim bunlar ve suçları ne, diye. Dediler ki, bunlardan biri Nuşirevan’ın büyük oğlu diğeri de veziridir. Bunlar, buraya gelen iki Arap’ı soymuşlar. Ceza olarak Nuşirevan ikisini de asarak idam etmiştir. Nuşirevan kendi öz oğlunu idam etmişti. Hz. Ömer’in çıktığı kapıda ise bizim şikayetlerimizi yanlış tercüme ederek, kralın oğlunu korumaya çalışan kişinin asılı olduğunu gördük. İşte Hz. Ömer senin eline verdiği deri parçasının üzerine “Bilesin ki, ben Nuşirevan’dan daha az adil değilim” sözüyle bana bunu hatırlatıyor. Halkına zulmedersen seni darağacına çekerim diyor. Senin gözyaşlarına bakmam, tıpkı Nuşirevan’ın öz oğlunun gözyaşına bakmadığı gibi. Şimdi anladın mı neden benim benzim sarardı.” Vesayete karşı siyasetin/milli iradenin/seçilmişlerin yanında olmak benim için şereftir. Ancak vesayet bittikten sonra şu soruyu sayın Başbakan’a soracağım: “Nuşirevan’lardan daha az mı adilsiniz?”

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s