Hikâyeden Büyüyoruz! / Mustafa ERDOĞAN

İlkokula başladığım gün tamam da; ondan öncesinde neler vardı, hayal meyal hatırlıyorum.

Aklımda  yüzündeki daimi tebessümü ve sakallarıyla dedem kalmış (Onun kadar güzel tebessüm eden bir erkek olamadım maalesef) ve tabii ki annem (3. kattan aşağı sesleniyor: “Hadi! Çabuk çık yukarı; yemek yiyeceğiz”). (Ha deyince sokakta beraber oynadığım o çocukların hepsini de sayamam hani).  Akşamları kardeşlerimle sıralı halde, yere uzanmış babamın üstüne çıkıp, omzundan ayağına kadar yürürdük (yere düşen kaybederdi tabii). En çok göbeğinin üstündeyken düşerdik (evet bayağı şişkinceydi). Anneannem, uzaklardaydı. Bazı günler evimizin üstünden uçaklar çok sık geçerdi. Balkona dizilir, bağırarak ona selam gönderirdik. (Annem, uçakların bu kadar sık geçmesini anneannemin bizi çok özlemesiyle açıklardı). 

Az kalsın; esas olayı unutuyordum.. Uyku vakti geldiğinde yatak örtüsünü başımıza geçirip, kardeşlerime anlatmaya başlardım: “Filler üzerinde yüklü mücevherlerim geldi bu akşam. Onları büyük gemilere yükleyip, ihtiyacı olanlara dağıtmak için denize açıldık (Tabii ki kardeşlerimi de gemiye almışım). Gemilerimize balinalar eşlik etti. Çok ilerleyince, sarı saçlarıyla deniz kızları bize gösteri yapmaya başladı….. ” Kardeşlerim beni can kulağıyla dinlerdi. Bir süre sonra anlattıklarımı onlardan dinleyince; saçma gelmeye başladı. Bunun üzerine zevahiri kurtarmak adına “uydurmayın” diye çıkışıyordum.  Nice sonra, anlattıklarımı onlar söyler oldu da ben hatırlayamamaya başladım.

Daha da sonraları başka bir dünya başlamıştı. Okulda öğretmeni dinler; evde televizyon izler, spor gazetelerini takip eder olmuştum. Artık anlatmıyor; dinliyor ve izliyordum. Bu edilgen hayat bambaşka birini ortaya çıkarıyordu. Ama memnundum tüm bu olan bitenden. Sanırım büyüyordum ve o “aptal çocukluk”tan sıyrılıyordum.

İlk şoku dedemi toprağa koyunca yaşadım. Sanırım doğrudan ‘hayata karşı ilk ve gerçek ağlayış’ım oydu. Bir süre berbere gidemeyeceğimi sandım. (Berbere hep dedemle giderdim. O günden sonra çok mecbur kalmadıkça saçlarımı kestirmeye gitmem. Gitmek zorunda kalınca da bir an evvel oradan çıkmak isterim. Ama hep dedemin kestirdiği gibi kısa kestiririm). 

İş hayatına başlayınca da İstanbul’da lodos olduğu günlerde uçakların, oturduğumuz bölgeden geçmek zorunda kaldığını öğrendim. (Ne yani annemin söyledikleri yalan mıymış?).

Babamla oyun oynamaz olmuştuk. Annem, babam laf söyleyince karşılık verir olmuştum. ‘Kardeşlerimle aynı gemide yolculuk etmek‘tense, binbir eziyetle Fener maçlarına gitmeyi seçiyordum.

Kadıköy vapurunda ‘sarı saçlı deniz kızları‘nı bulmaya çalışmak şöyle dursun; salya sümük gezen  kızlar’la aşk tanımlanır sanmıştım. Oysa ne diyordu Süreya :“Annesinden dayak yediği halde, yine ‘anne’ diye ağlayan bir çocuktur aşk”. Ya da başına gelen her musibetten sonra “hamdolsun” diyen adam değil midir aşık? Ölüme giderken “Allah Allah” diyen insan mı sevgiliye kavuşmaya gidiyordur; 19:30 Beşiktaş vapurunu bekleyen sen mi? Tüm bunları bilen insan, en ufak kavgada hakaret edip, düşman kesilebildiği birine nasıl aşık olabildiğini nasıl söyler? (Nihayetinde kendi tanımımı yaptım. Birisiyle mutlu olduğunda değil; canını yaktığında adı dilinden düşmüyorsa, onu gerçekten seviyorsundur).

Hikâye anlatabilmek için kitaplar deviriyorum artık. Sanırım çocukken anlattıklarımın bir kısmıysa rüyalarımdan oluşuyordu. Önce düş görüp, ardından da anlatıyordum. Ya da önce anlatıyordum; sonra rüyalarıma giriyordu. (Kim rüyalarıma taşıyordu bunları? Peki “filler”le başlayan hikayeleri kim öğretmişti?)

Şimdilerde bırakın ‘fil yüküyle hazine’leri dağıtmayı,  rüya görecek saatte “para” kazanmak için çalışır oldum. Gördüğüm rüyalar mı acı ve maddiyat dolu; ya da yaşadığım maddeci düzen ve hayat acı da, onu mu rüya sanıyorum; inanın bilmiyorum.

Buraya yazarak, eskisi gibi anlatmaya başlamak istedim. Ama (bazılarını okumuşsunuzdur) savaşı, siyaseti, ölümü, tarihi, devletleri anlatmaya başladım. Tüm bunlarda yaşanan acılara bırakın ağlamayı, yüzbinlerce insanın ölümünü  bile klavye başında on saniyede yazar haldeyim artık. (Oysa annem çok kızgın bir şekilde bağırsa, (vurmasa bile) ağlamaklı olurdum ben)

Neyse, akşam eve gidip, biraz  “huzursuzluk” çıkarırsam, annem yine bağırır belki…

Saçlarım da uzadı hani. Dedem görür de, elimden tutar, Berber İmdat’a götürür…

Sanırım sormak istiyorsunuz, anlattıklarımın ‘hikâye‘ mi yoksa ‘gerçek‘ mi olduğunu…

Çocuklar, büyüklerin yerine ölüyor. Büyükler, onların yerine hikaye anlatıyor.  Bu saatten sonra rüya ya da gerçek; ne fark eder ki?


“çocukluktan çıktığımızı sanmak aslında çocukçadır
gerçi gençlik bir uçta yaşlılık bir uçtadır
birleştikleri gerçek o müthiş sonuçtadır”… (Atilla İlhan)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s