reina_del_caos_hikaye_2Hikayeler / 2-‘Doktorcuğum’ ve İnsanlık Halleri / Mustafa Erdoğan 

Mahallenin eskilerinden olan Doktor Vedat, ellisini geçmiş, sevilen sayılan biriydi.

Kim bilir, ilk ne zaman “doktorcuğum” lakabını takmışlardı? Neredeyse yüzüne karşı bile adını kullanan kalmamıştı. (İki tane dedikodu dolaşırdı ortalıkta: Eskilerde bir hastası varmış, çoğu da oynak bir kadındı der, sürekli sağda solda, doktorcuğum benle çok ilgilendi, doktorcuğum ne zarif bir adamdır vs.. türünden laflar söylermiş. Vedat, kadına pas vermezmiş ama yine de millet  doktora takılmak için bunu kullanır olmuş. Diğer rivayet de şudur: Gençken, Koço’nun meyhanesinde çok içtiğinde Nazım’ın bir şiirini okurmuş. Şiirin sonlarına doğru “doktorcuğum” kelimesine geldiğinde kadehi kaldırır yere atarmış.)

Müezzin olan rahmetli babası görememiş ama doktor, kırkından sonra namaza başlamış, içkiyi de bırakmış. Mahalleli babasını da kendisini de oldum olası çok severmiş. Belki de bu muhabbettendir, “doktorcuğum” dendi mi herkes iyi anılardan bahsederdi. Doktor Vedat, ilk kez evlendiğinde, üç yıl “karşı”da yaşamış. Boşanır boşanmaz da babası Hacı Şükrü‘nün, 3 katlı bahçe içindeki evine geri dönmüş.

Küçük kardeşi Almanya’ya yerleşmiş, babası ve anası ölünce de koca evde yalnız kalmış, Doktor Vedat. Mahalleli, doktora yıllardır kısmet arar, doktor oralı olmazmış. Nice sonra, geçen sene kanına giriverdiler. Hep bir ağızdan “elliyi de geçtin, yarın öbür gün daha da zorlanacaksın. Sana bir hayat arkadaşı bulalım, hem elin ayağın olur hem de yalnızlıktan kurtulursun” dediler.  Henüz otuzunu geçmiş bir hemşireyle, Ahsen‘le baş göz ediverdiler.

Her ikisinin de başından bir evlilik geçmişti. Aklı başında tiplerdi; bu kadar insan da yakıştırdıktan sonra Vedat’la Ahsen’e de evlenmek düşerdi. Evlendiler! Gerçi Doktor, uzun süre “aramızda yirmi yaştan fazla fark var, yapmayın etmeyin, deli misiniz?” dediyse de, sonunda baskılara boyun eğdi.

Pazar günü, saat dokuz buçuğu biraz geçmişken, doktorun (rahmetli babasının) evinden birkaç bina ötede dar, mozaik cepheli apartmanın en üst katındaki evin yatak odasında karısı, Bekir‘e seslendi: “Sevim’lerde bugün mevlid var. Yardıma gelirsin demişti, kız. Geç bile kaldım, vallahi. Anıl’ı alıp çıkıyorum. Azmi’yle de bugün sen ilgilen.”

Bekir yarı uykulu cevapladı: “İyi tamam. Zaten bugün ‘doktorcuğum’u ziyarete gidecektim. Azmi de benle gelir.”

Kadın, elleri belinde :“Hee.. İyi tabii, git. Git de sor o manyak herife, gül gibi kızı neden ortada bırakmış! İşim olmasa ben de gelirdim. Suratına söylemek istediğim iki çift laf vardı. Amaaaaan, neyse çıkıyorum. Kapıyı  da kilitlemeyi unutma sakın” diye lafları ardı ardına sıralayıp, hızla evden çıkıverdi.

(İki tane çocukları vardı: on yaşındaki Azmi -Bekir’in babasının adı- ve dört yaşındaki Anıl -karısı bunun adını da ben koyacağım demiş-. Bekir, uzun yıllardır aynı firmada muhasebe şefi olarak çalışıyordu. Karısı, bir bankada gişe görevlisiymiş. İlk çocuklarının doğumuyla da bırakmış işini)

Bekir, ağır ağır giyindi. Kalktı, buzdolabını açtı. Bir an, koca bir ormana düşmüş gibi hissetti. Pastaneden bir şeyler alır yeriz deyip, buzdolabını çabucak kapattı.

Biraz sonra oğlu Azmi‘yle beraber evden çıktılar. “Bugün vapura bineceğiz oğlum. Hem belki yine martılara simit atarız” dedi. Azmi babası gibi karayağız, efendi bir çocuktu. Martılara simit atma fikri, gözlerini parlatmıştı.

Otobüsle Eminönü’ne geldiklerinde Kadıköy vapuru kalkmaktaydı. Koşar adım yetiştiler. Üst kata çıktılar. Biraz oturduktan sonra Azmi, “şey, baba hani simit atacaktık martılara” dedi. Bekir, belinden sıkıca kavrayıp yukarı kaldırdı. Eline de simidi verdi. Azmi, simit parçalarını koparıp attıkça martılar havada kapıyordu. İçi içine sığmıyordu. Simit bitince, sıkıca babasına sarıldı ve öptü.

Kadıköy’de inip, Rıhtım’dan Çarşı’ya doğru yürüdüler. Nicedir gelmemişti buralara. “Ne çok değişmiş! Herhalde hürriyet dedikleri bu olsa gerek. Kızlar saçlarını kısaltıp, küpeleri çıkararak; erkeklerse saçları uzatıp, küpe takarak özgürleşiyor” dedi.

Sokaklar birbirini kovaladı. Cebinden kağıdı çıkardı: “Şair Latifi sokak /liselerin yanında /Moda“. Telefonda, Doktor Vedat’tan duyduğu kadarıyla karalamıştı bunları. Sokağın başına gelince bir daha telefon açtı. Doktor pencereye çıkıp, el salladı.

Üç kat merdiven çıkıp, doktorun evine vardılar. Doktor Vedat, görür görmez Azmi’yi kucakladı. İçeri geçtiler.

Azmi, “doktorcuğum, nereden buldun bu evi ya” diye söylendi. Vedat, “dur hele, çocukla iki laf ediyoruz” diye susturdu Bekir’i.

Bekir, onlara bakıp, “Doktor amcası, Azmi senin gibi çok akıllı ama büyüyünce doktor olmak istemiyor” dedi.

Doktor, şaşkın bir şekilde Azmi’ye bakarak “ne olacakmış bakalım” dedi. Babası yine lafa girdi:”Şu televizyonlarda sürekli reklamı dönen müteahhit var ya, ona hevesleniyor. Sürekli büyük evler yapıp, çok zengin olacağım diye hayaller kuruyor”.

Doktor Vedat hızlıca konuşmaya başladı:“Pek fena. Tek odaklı yetişen erkek sürüsüne karışacak, bu da. Tek odak derken, güçten bahsediyorum. İktidar sevdasından bahsediyorum. Para, bu güç hastalığının sebeplerinden birisidir. Tabii, erkekten bir kadın kadar çok boyutlu olmasını da bekleyemeyiz. Ama illa bir meslek sahibi olacaksa, doktorluk gibi bilginin gücüne, müteahhitlik gibi paranın gücüne tapacağı mesleklerden, uzak dursun. Mesela, şair olmak istesin. Şair olmak, acizliktir çünkü. Aciz olmak yapabileceklerinin sınırını yani kendini bilmektir. Ya da iyi bir kul olsun, o da yeter. O zaman da Hz. Nuh’un duasını öğrenmeyi istesin ve hiç aklından çıkarmasın. (Rabbi inni mağlub– Mağlubuz, Allah’ım/Güçsüzüz Allah’ım)” .

Doktor, çocuğun boş bakışlarından çok ve gereksiz konuştuğunu anladı. Azmi’ye “hadi sen içerideki odaya geç, orada bilgisayar var; oynarsın” dedikten sonra, “Hee bu arada Bekir lafı uzatmadan söyleyeyim. Niye geldiğini biliyorum. Kararım kesin; caydırmaya çalışıyorsan hiç boşuna yorulma. Ama seni çok severim; oturalım muhabbet edelim dersen, seve seve” diye ilave etti.

Bekir, “Yok be doktorcuğum, biraz laflar dertleşiriz diye ta buralara kadar geldim. Hastayım demişsin. Mahalleden çıktın; iki üç aydır uğramıyorsun. Ayrıca hem ne kadar anlatmak istersen o kadarını söyle; üstelemem vallahi” dedi.

Doktor Vedat, “bu ev, rahmetli halamın çocuğu olmadığı için Faruk’la (Almanya’daki kardeşi), bana kaldı. Faruk, ses etmezdi ama ben yine de hissesine düşen parayı ona gönderip, evde rahatça oturmak istedim. Hem son olanlardan sonra mahallede konuşulanlar çok başımı şişirecekti. Bana büyük eziyet olacaktı, kuzum” diye anlatmaya başladı.

“Doktorcuğum vallahi kimse anlamadı neden ayrıldığınızı. Hele, benim hanım iki gece uyku uyumadı. Allah aşkına, sorun ne?” diye lafa tekrar girdi Bekir.

Doktor: “Hepinize söyledim. Bu kadar yaş farkı çok fazla, olmaz bu iş diye. Ee haliyle birçok uyumsuzluk, beklentileri karşılayamama durumu ortaya çıktı. Bazen kifayetsizdir kelimeler, kifayetsizdir insan. Olmayınca olmaz. O yüzden en iyisi de ayrılmamızdı.”

Bekir:“Ağzın iyi laf yapıyor doktorcuğum. Ama bir yuvayı dağıtmaya sebep midir bu? Hiç o kadını da düşünmedin mi?”

Doktor:“Onu o kadar çok düşündüm ki. Kendimi ezme, hırpalama pahasına bu kararı verdim.”

Bekir:“Doktorcuğum, tövbe bir şey anladıysam. Ne demek istiyorsun yani?”

Seri bir diyalogdan sonra Vedat iç çekti. Sehpanın üzerindeki sigarasından, bir dal aldı ve tüttürdü. Bekir, sigaradan nefret eder ama Vedat’a saygısından bir şey diyemezdi.

Doktor, “Oğlum, söylüyorum işte! Ama anlamıyorsun. Galiba ‘yanlış anlaşılmak/anlaşılamamak’,  biz doktorların çilesi” dedi.

Bekir:”Nasıl yani?”

Bak, sana bir hikaye anlatayım, anlarsın o zaman diyerek bir de kahkaha patlattı, Vedat. (Sigaradandır elbet, gülerken resmen hırlıyordu):

(Hemoroid (basur) hastası köylü, orta yaşlı bir adam varmış. Büyük ızdırap çekiyormuş. Çekingen, utangaç da bir tipmiş bu adam. Köyde duyulmasından çok korkar, kimselere bir şey demezmiş. Bir tek karısı bilirmiş. O da her defasında uğraşır ama doktora gitmeye bir türlü ikna edemezmiş. Acı dayanılmaz bir hal alınca kadın, “kalk gidiyoruz şehre” demiş ve doktora gelmişler.

Bizim doktor da pek ilgisiz bir tipmiş. Muayene etmiş, reçeteyi yazmış ve iki laf etmeden yollamış. Hastanenin karşısındaki eczaneden çekine çekine reçeteyi yaptırmışlar. Eve kadar da ilaç poşetini üç dört kat örtüye sarmış; öylece kadının çantasında getirmişler. Eve girip, bakmışlar ki ilaç diye verdiği iki tane çubuk(fitil).

Adam donup kalmış. Bir hap bir merhem beklerken bu çubuklarda ne ola ki diye sorgulamaya başlamış. Adam çubuğa bakmış, “yemek mi lazım acaba kaynatmak mı lazım hanım” demiş. Kadın da bakıp bakıp bir anlam verememiş. Adam çekingen ama karısı tez canlıymış. “Bey, doktoru arasak mı telefonla” diye soruvermiş. Adam hemen cevaplamış, “Yok, doktor kızar şimdi. Hem hatırlasana başı ne çok yoğundu.”

“Yapma etme adam. Biz köylüyüz deriz. Bir seferlik bizi affetmesini söyleriz.” diye üsteleyince kadın, adam sonunda ikna olmuş. Reçeteden numarayı bulup, doktoru aramış. “Doktor Bey, biz bugün gelmiştik. Bir ilaç vermişsiniz. Nasıl kullanacağımızı bilmiyoruz.” Doktor ilgisizce adını okutmuş ilacın ve “beyefendi onu anal mukozalı yere sokacaksınız” deyip, telefonu kapatmış.

Adam, doktorun dediklerini karısına söylemiş. İkisi de yine bir şey anlamamış. Kadın birkaç dakika sonra illa bir defa daha ara diye bastırmış. Adam bir yandan çektiği acı, bir yandan da kadının söylenmesi gelince dayanamamış; aramış. Doktor bu sefer, “Beyefendi, onu anüsünüze sokacaksınız” deyip kapatmış. Adam yine bir şey anlamamış, “artık bir daha ararsak bu doktor çok kızar, bağırır, azarlar” diye karısının konuşmasını engellemiş. Kadın, “ben arayayım bu sefer” deyince, “Yok vallahi doktor bey çok kızar. Bir daha aramak yok” demiş.

Acıdan kıvranır hale gelince karısı telefona sarılmış. Tam doktor telefona çıkacakken, adam karısının elinden almış telefonu. Doktor, “Beyefendi size söyledim. Rektal bölgenin bitimine uygulayacaksınız. Anladınız değil mi?” Adam sessiz kalmış. Doktor, bu sefer “ Beyefendi, makatınıza sokacaksınız onu” deyip kapatmış.

Akşama doğru adamın gözünden yaşlar gelecek kadar acısı çoğalmış. Ama yine de gururuna yedirip, doktoru arayamıyormuş. Kadın üstelerse de, “doktor bey çok kızacak, bağıracak bu sefer. Ölsem de aramam” diyormuş.

Kadın son bir hamle büyük yeminler ettirip, aratmış. Adamın sesini duyunca doktor, konuşmasına fırsat vermeden Beyefendi, onu kıçınıza sokacaksınız” deyip kapatmış telefonu.

Adam gayet üzgün bir halde, boynunu bükmüş. Kadın, “ne dedi bey” diye adamı iki kere sarstıktan sonra, adam sinirle “Gavurun kızı! Demedim mi ben sana kızacak diye. Doktor, en sonunda küfretti, kapattı” demiş.

Bekir gülmekten yerlere yatacak gibi olmuş. Ama sonunda da eklemiş, “doktorcuğum vallahi hala anlamadım neden ayrıldığınızı”.

Doktor Vedat ciddileşmiş: “Oğlum, bak! Ben hep derim. Evliliklerde erkeğin yaşının biraz büyük olması sorun değildir. Ama benim gibi arasında yirmi yaştan fazla olursa, her açıdan sıkıntı olur. Sohbette, muhabbette de. Gece yatağa girdiğinde de. Benim enerjim yeter mi hiç otuz yaşında biriyle beraber olmaya.”

Bekir, “Yapma doktorcuğum. Yengeyi bunlarla suçlama. Hem kendi isteyerek senle evlendi. Yaşını durumunu biliyordu” diye hiddetle karşı çıktı.

Vedat, “istemeden nasıl evlenecek zaten. Hee, lanet olası töre, gelenek diyerek kızlarını yaşlı adamlara satan adamlar var ama onlarınki sosyolojik değil kanuni bir sorun. Ben istemiş de olsa bu kadar yaş farkı olan bir kadınla evlenmek istemezdim. Basiretim mi bağlandı nedir? Hem dedi. O kadına da yazık. Geçen gece, şu TV’de çıkan sarışın oğlanın adı neydi? Onu sayıklarken gördüm. Dedim bu kadın benle eziyet çekiyor. Rahat kalsın. O yüzden ayrılmaya karar verdim.”

Bekir’in gözleri ayrıldı: “Ne yani, sayıklayınca aldatmış mı oldu  seni, delirdin mi?” diye bağırdı. Doktor sakince, “asla öyle bir şey yapmayacağını biliyorum. Ama benim aldatma tarifim başka. İlla fiziksel aldatmaya gerek yok. Benle yatarken başkasını düşünüyorsa, hem o eziyet çeker hem ben. O yüzden hala anlamadıysan ve uzatırsan fıkranın sonundaki gibi laf kadar dosdoğru iki kelam edeceğim”  diye ekledi.

Bekir daha fazla laf etmeye çekindi. Eskilerden bir yarım saat daha konuştuktan sonra, oğluyla beraber tekrar aynı yolu izleyerek Eminönü’ne döndü. Yol boyu çocuğunu bile gözü görmemişti. Keyfi yoktu. Kendini ve karısını düşündü. Hesapladı kendi, seneye kırk oluyordu. Karısı da otuz beş. Doktorun dediği ölçülerde makul bir aralıktı bu. Ama yine de içi içini yiyordu. Acaba, hiç başkasını düşünüyor mudur benleyken? Yok ya, bu doktor sapıtmış, benim de halet-i ruhiyemi bozdu.” diye mırıldandı.

Mahalleye döndüklerinde Azmi’yi arkadaşlarıyla oynaması için evlerinin olduğu sokağa bıraktı. Bekir, daha sonra normalde pek uğramadığı alt sokaktaki kahveye gitti. Keyfi yoktu. Hala doktorun dediklerini düşünüyordu. Oradayken doktoru haksız bulmuş ama şimdi kafasında ‘acabalar’ oluşmuştu. Akşam üzeri keyifsizce eve döndü.

Karısı bulaşıkları yıkadıktan sonra salona geldi. Bekir televizyon izliyordu (belki de boş boş bakıyordu). Kocasına “ne yaptınız, bugün o mendebur adamın yanına gittiniz mi?” diye sordu. Bekir önemli bir şey izliyormuşçasına, “Evet, gittik ama sonra uzunca anlatırım sana “ diyerek geçiştirdi. Kadın, “iyi o zaman bugün ayağım altıma gelmedi vallahi. Hemen düşüp yatsam, çok iyi olacak” diyerek yatak odasına geçti.

Bekir’in kafasında şimşekler çakmıştı. Tam da kuşkularını giderecek bir fırsat önüne gelmişti. Plan yaptı. Sabaha kadar uyumayacak, karısı bir başkasını sayıklarsa duyacaktı.

Yatak odasına geçti. Hızlıca üstünü değiştirdi ve kadının yanına usulca sokuldu. En yakın olduğu gecelerde bile bu kadar yakın uyumak istememişti belki de. Dakikalar birbirini kovalıyor; Bekir, alıp verdiği soluğu say deseler, hatasız yapacak şekilde, pür dikkat kadını dinliyordu. Saat gece ikiyi geçtiğinde, mahalleye çöp kamyonu geldi. Çıkardıkları gürültüden dolayı bir iki dakika kadını tam dinleyemez olmuştu. Nasıl sinirlendi! İçinden çöpçülere ne geldiyse saydı. Gün ağarmak üzereydi. Kadın belli belirsiz horlamanın dışında herhangi bir ses çıkarmamıştı. Bekir, bir an “yeter mi bu kadar” diye düşündü. Sonra vazgeçti, karısı uyanana kadar bekleyecekti.

Bir saat sonra kadın gayet belirgin mütebessim bir ifadeyle uyandı. (Bekir, gece boyu tek bir isim duymamanın verdiği bu mutlulukla, bu tebessümün sebebini merak etmemişti bile. Acaba kadın bir rüya mı görmüştü? Ya da Bekir’in onu dinlediğinin farkındaydı da ona mı tebessüm ediyordu? Yoska hiç biri değil de, ‘her gün sevdiklerinin yanında başka kadınlara fütursuzca ve bilerek iltifatlar yağdıran erkekliğin, istem dışı bile olsa bir kadından başka bir erkeğin adını duymayı onur meselesi yapması’na mı gülüyordu? Kim bilir… )

Bekir’in mutluluğu, bin atlı akınlarda çocuklar gibi şen olan atalarını geçmişti. Kırk yıla varan ömründe bu kadar mutlu olmuş muydu acaba? “Biliyordum zaten, biliyordum. Bizimkisi yapmaz öyle şeyler” diye mırıldandı. Daha sonra seslice “Günaydın canım” diyerek bir öpücük kondurdu.

Acaba daha önce hiç, öperek uyandırmış mıydı? 

Reklamlar

One response »

  1. Furkan Yalçıner dedi ki:

    Cesur ve düşündüren bir yazı, yazının ortalarına doğru sıkıldım hatta bu yazı M.Erdoğan’a yakışmadı dedim ama sonu çok güzel bağlandı bence. Gündelik yaşanmışlıkları cesur bir dille anlatıp ders veren bir yazı ama yine de Doktorun hikayesinde daha hikayeyi okurken, okuyucunun sayfayı hemen kapatmasına sebep olabilecek kelimeler kullanılmayabilirdi fakat bu yönüyle de yazar okuyucunun sabrını sınamak istemiş olabilir. Sonuç olarak gayet iyi bir yazı..

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s