Kürt Meselesine Dair: 4)Sendero Luminoso (Aydınlık Yol) & PKK İle Karşılaştırmalı Analizi/Mustafa Erdoğan

Etnik terörün genellikle belli bir etnik kimlik için mücadele ettiği varsayılır. Fakat etnik kimliğin ne olduğu çoğu zaman tam olarak anlaşılamamakta ve kavrama farklı anlamlar yüklenilmektedir. Etnik terör etnik kimliği bazen bir bölge, kabile, mezhep, aşiret için kullanırken bazen de bir devlet veya millet olma iddiası için kullanmaktadır. Fakat genellikle etnik terör gruplarının büyük bir kısmı millet olma iddialarını ayrı bir dilin varlığına bağlarlar. Bunun en önemli nedeni ise ayrı bir dilin varlığının etnik kimliği kontrol etmede kullanışlı bir araç olmasıdır. Her ayrı dil konuşan topluluğu ayrı bir etnik kimlik sayıp ona göre değerlendirilmesinin de etnik sorunları çözecek bir yöntem olarak düşünülmesi yanıltıcı olabilir. Örneğin Hindistan’da yaklaşık 600 ayrı dil konuşulmaktadır. Başka pek çok ülkede de benzer durumların varlığından söz edilebilir.

Peru, Bolivya ve Guatemala’yla birlikte nüfusun çoğunluğunu yerli halkın oluşturduğu üç Latin Amerika ülkesinden biridir. Nüfusun yüzde 45’i yerli kökenlidir. Bunlar ağırlıklı olarak Quechua (yüzde 40) ve Aymará (yüzde 5) dillerini konuşan halklara aittir. Avrupa-yerli karışımı mestizo’ların nüfusu yüzde 37 dolaylarında iken, yüzde 15 Avrupa kökenli, geri kalan yüzde 3 ise kısmen Afrika kısmen ise Asya kökenlidir. Sendero Luminoso (SL) lideri Abimael Guzman, kendisi her ne kadar Ayaucho’lu olmasa ve Quechua dilini konuşmasa da, SL’nin üzerine oturduğu toplumsal taban Quechua (Türkçe okunuşu “keçuva”) dilini konuşanlardan oluşmaktadır. Burada örgütün üzerine oturduğu toplumun dil üzerinden kimlik belirlemesi, Türkiye örneğindeki Kürtçe ile büyük benzerlik göstermektedir. Her iki örgütün de kullandıkları dille ilgili sıkıntıları olduğunu vurguladıklarını görmekteyiz. Her iki örgüt de, dillerinin azınlık dili konumuna düşürülmesini kabullenemeyip, dilleri üzerine konan baskıları reddetmektedirler. Ancak, dil mücadelesi üzerinden bu iki örgütün de terörizm yapmadığını söyleyemeyiz.

Sendero Luminoso’nun süreklilik sağlamasının sebebi; İspanyolca konuşan kıyı kesimlerde yaşayan beyaz seçkinlerle, yoksulluğun vurduğu Quechua dilini konuşan dağ köylerinde yaşayan insanların, etnisite ve bölgesel farklılıklarından kaynaklanan çatışmasıdır . SL, taşralı melez bir aydın seçkinle, yüzyıllardır ayrımcılığa maruz kalmış And dağlarında yaşayan bir halkın birleşmesinden doğmuştur. SL, Ayaucho eyaletinde mayalanmıştır. Burası Peru’nun en geri bölgesiydi. Çok etnili bir yapıya sahipti. Bölgede yaşayan melez ve yerli topluluklar geleneksel yaşam biçimlerini korumaktaydı. Türkiye’nin doğu ve güneydoğusundaki coğrafi koşulları dikkate alacak olursak, her iki hareketinde çıkış noktasını dağlık bir bölgeden aldığını görüyoruz. Coğrafi koşulların insanların yaşam tarzlarına, düşünce biçimlerine etkisinin de önemi bir faktör olduğunu belirtmek gerekmektedir. Peru’nun Ayaucho Eyaleti’nin Sendero Luminoso için merkez kent olma, örgütle özdeşleşme, en fazla sempatizan içeren yer olma gibi gösterdiği özellikleri, Diyarbakır ile PKK arasında da bulabiliriz.

1985 yılında APRA lideri García, Peru devlet başkanlığına geldi ve García’nın popülist söylemlerle başlattığı Peru kapitalizminin uluslararası sermayeye yeniden entegre oluş sürecinde temel gıda ürünleri yüzde 1150, benzin fiyatları yüzde 2968 dolayında arttı. Nüfusun yüzde 83’ü temel gıda ihtiyaçlarını karşılayamaz hâle geldi. García hükümeti bu koşullarda moratoryum ilan etti. Hükümetin bu tavrıyla birlikte Peru, IMF ve Dünya Bankası tarafından kara listeye alındı . Yaşanan rejim krizi ve büyük fakirleşme, terörizmi ve Sendero Luminoso’yu kitleler önünde daha “kabul edilebilir” kılmaktaydı. Bu dönemde gerillalar ülkenin birçok bölgesinde inisiyatifi ele geçirerek ve alternatif yönetimler kurmuştur. ABD, öncülüğünü kendisinin yaptığı politikaların savunucularının başarısız olmasını istemeyecek, bu nedenle Peru’ya bu dönemde askeri ve mali yardımda bulunacaktır. Benzer şekilde PKK’nın Türkiye’de toplumsal taban olarak seçtiği kitlelerin de fakir olması ve kaybedecek bir şeylerinin bulunmayışı, PKK’yı ülkenin doğusunda “makul ve makbul” bir örgüt olarak kabullenmelerine kolaylık sağlamaktadır. Bu karşılaştırmada Ünsal ve Keleş’ten yaptığımız terörizmin tanımı hakkındaki alıntıda yer alan “sindirdikleri yığınları da sahipsiz kaldıkları inancına yöneltmek” fiilini görmekteyiz.

1988’de hareketin gerilla sayısı 5.000’e ulaşıp, çatışmalar hızla şiddetlenmiştir. 1989’da kırsal alanın bütününe gerillalar hâkim olarak ülkenin üçte birini Aydınlık Yol’un denetimine geçirmişlerdir. Gerilla savaşı stratejik denge aşamasından stratejik saldırı aşamasına gelmişti. Kır gerillası, eylemlerini yükseltirken, şehirlerde sabotajlar ve grevler yaygınlaşmış, yerel ayaklanmalar gerçekleşmiş bu yolla, Aydınlık Yol denetim alanlarını genişletmiştir. 1990’lara girildiğinde bazı tahminlere göre ülkenin üçte ikisi gerillaların kontrolündeydi. Gerillalar şehirlere yönelerek, iktidarı doğrudan tehdit etmeye başlamıştır. Türkiye’de de Siyasi iktidarın önce, İngilizlerin Malaya’da 2. Dünya Savaşı sonrası uyguladıkları, sivil yönetim esaslı, bölge valiliğine dayalı deneme sorun yaratmış, sonra da Güneydoğu’da kurtarılmış bölge ilan etme noktasına gelindiğinde, PKK’ya karşı doğru uygulama başlamıştır. Mücadelede, alan ve vakit kazanmış PKK’yı durdurmak için TSK büyük gayret sarf etmiştir. Büyük kayıplar verilmiştir. Ama 1990’lı yılların ortasından itibaren PKK’nın yarattığı tehdit tam olarak kontrol altına alınmıştır . Burada da terörizmin tanım analizinde bulduğumuz sosyal düzeni yıkma isteği ve sistematik bir devlet karşıtlığı söz konusudur.

1990’daki seçimleri daha önce adı duyulmamış bir kişinin, Alberto Fujimori’nin kazanması bu koşullarda gerçekleşmişti. Fujimori’nin göçmen bir aileden gelmesi (yani geleneksel olarak ülkeyi yöneten mestizo ya da beyaz azınlıktan olmaması) ve siyasete 1989’da üniversitedeki rektörlük görevini bırakarak atılması (yani siyasal sicilinin temizliği), sürpriz sonucun başlıca nedenleriydi. Fujimori, Peru’yu yeniden inşa edecek politikaları uygulamak üzere ekibini bir takım teknokratlar ve askerlerden oluşturmuştur. Türkiye’de de kurulan olağanüstü hal bölge valiliği aracılığıyla ve terörün askerlere havale edilmesiyle, siyasi iktidarların bu konular üzerinde söz hakkı son derece kısıtlı kalmıştır. Ayrıca terörün zirvede olduğu dönemde Bask modeli gibi popüler bir söylemle, üniversitedeki görevini bırakıp gelen Çiller ile de Peru’nun lider profili benzerlik göstermektedir.

Fujimori, kurtuluşun neo-liberal ekonomik reformlarda olduğunu söyleyen diğer aday Mario Vargas Llosa’nın aksine, muğlak ve popülist mesajlar vermiştir. Oysa göreve başlar başlamaz ülke ekonomisinin IMF’ye teslim ederek, daha sonra “Fuji Şoku”diye anılacak olan yapısal reformları art arda uygulamaya koyarak, yüzlerce kamu kuruluşu özelleştirilerek ülke ekonomisi yabancı sermayeye açılmıştır. Önemli bir kısmı terörle mücadele bahanesiyle savunmaya aktarılan bütçede eğitim, sağlık ve sosyal programlara ayrılan pay gitgide küçültülmüştür. Olağanüstü hâl bölgesinden kaçanların yarattığı göç dalgaları, kıyı şehirlerinin çevresinde büyük gecekondu bölgelerinin oluşmasına neden olmuştur. Buralardaki yaşam şartlarının olumsuzluğu, 1991’de Lima varoşlarında başlayan ve ancak 1994’te kontrol altına alınan kolera salgınıyla gözler önüne serilecekti. Türkiye’de de baş gösteren Çiller Hükümeti liberal ekonomi politikaları ve olağanüstü hal ilan edilmesi ilk olarak göze çarpmaktadır. Türkiye’de de büyük kentlere göç eden yığınlar maddi durumları yetersiz kaldığı için şehrin çeperlerine tutunmaya çalışmıştır. Oluşan bu gecekondu mahallelerinde de olumsuz yaşam şartları yıllarca devam etmiştir. Toplumun sağlık ve eğitim hizmetlerinden en az faydalanan kesimleri de bu insanlar olmuştur. Ayrıca, süre giden terör sürecinde otokton halkla göç ile gelen halkın kaynaşması da zor olmuştur. Göç alan iller kentler belirli coğrafi ayrılmalara uğramıştır. Kentin belirli bölgeleri “onlar” ve “biz” şeklinde ayrılmıştır. Bu açıdan baktığımızda Bal’ ın terörizm tanımında değindiği “sizi kimse kurtaramaz, bizden başkasını bir adres veya otorite olarak aklınızdan dahi geçirmeyin” algısı topluma kolayca yerleştirilebilmektedir.

1992’de şehirlerde genel ayaklanma başlatmak üzere başkent Lima’ya giden Aydınlık Yol lideri Gonzalo ve bazı üst düzey kadrolar, CIA’nin de dâhil olduğu bir operasyonla ele geçirildi. (Aynı yıl içinde Tupac Amaru lideri Victor Polay ve komutan Rolando da yakalandı.) 1999 yılında Abdullah Öcalan yakalandığında CIA etkisi bizzat Türkiye Başbakanı Ecevit tarafından kabul edilecektir. Ayrıca, Ecevit: “ABD, Öcalan’ı neden teslim etti tam olarak bilmiyorum” demiştir. Başkan Guzman ve üst düzey kadroların yakalanmasıyla Sendero Luminoso büyük bir darbe almıştır. Aynı şekilde, Öcalan’ın yakalanmasıyla PKK’da tek taraflı olarak 2004 yılına kadar ateşkes ilan etmiştir. Nitekim 99-04 arası son otuz yılın en düşük terör olaylarının olduğu dönem olarak görülmektedir.

Peru’da 1980-1985 yılları arası toplumsal muhalefete yoğun baskılar uygulanmaktaydı. Bu tarihler arasında öldürülenlerin sayısının 4 bine, kayıp sayısının ise 3 bine ulaştığı kaydedilmektedir . Türkiye’de de 1989 ve 1996 yılları arasında “Kürt hareketi” ile bağlantılı 1500’den fazla sivil muhalif, çeşitli güneydoğu kentlerinin sokaklarında öldürülmüş, yaygın deyişle faili meçhul cinayetlere kurban gitmiştir. 500’e yakın insan 1991 ve 1997 arasında kayıp olarak kayıtlara geçmiştir. İnsan Hakları Derneği’nin raporları 1983 ve 1994 arasında 230 kişinin polis işkencesinde öldüğünü ortaya çıkarmıştır . İnkâr politikası “faili meçhulleri” de facto ülke yaşamına sokulmuştur. Tüm bunlara darbe döneminde cezaevlerinde Kürtlerin diğer mahkûmlardan bir misli fazla çektiği işkenceleri de katarsak, ne denli bir trajedi ile karşı karşıya olduğumuzu göreceğiz. Benzerliklerden SL ve PKK terörüne karşılık olarak devletlerin de hukuk dışına çıkarak, “devlet terörü” uyguladığını görmekteyiz.

Peru’da 2003 yılında kurulan bir komisyonda iç savaş süresince ölen etmiş kişinin % 54’ünden SL sorumlu tutulmuştur . Milli Savunma Bakanlığı’nın hazırladığı verilere dayanarak Tempo’nun verdiği rakamlara göre 1984 yılında ilk PKK eylemlerinin başlamasından bu yana 4 bin 828 sivil ve 7 bin 946 güvenlik görevlisi yani 12 bine yakın insan yaşamını yitirmiştir. Yine son 25 yılda 40 bine yakın insanımızı bu ‘düşük yoğunluklu savaş’ta kaybettiğimiz ifade ediliyor. Veriler rakamlardan ortaya çıkan tabloya göre öldürülen PKK’lı sayısı da 28 bin civarında. Tempo dergisi yaşamını yitiren güvenlik güçlerinin hangi kuruma bağlı olduğunu da çıkarmış. Buna göre 5 bin 821’i Türk Silahlı Kuvvetleri mensubu, 775’i emniyet görevlisidir. Bu verilerden de anlaşılacağı üzere gerek PKK, gerekse SL ulusal sorun olmanın ötesinde aşırı şiddete başvuran birer terör örgütüne dönüşmüşlerdir. Artık, asker ya da sivil öldürülen insan kayıplarının sayısı periyodik dönemlere ayrılıp, grafiklerle gösterilecek kadar süreklilik arz etmektedir. Zaten, terörü diğer kaygı ve korku türlerinden ayıran da bu şiddet eylemlerinin süreklilik arz eden varlığı ya da olması olasılığıdır.

Peru, örneğinden yola çıkacak olursak; Peru’da gerçek demokrasi sadece Abimael Guzman’ın yakalanıp, hapise atılmasıyla sağlanmamıştır. Bugün, Guzman’ın bulunduğu hapishanenin bir başka koğuşunda Vladimiro Montesinos yatmaktadır. Mostesinos, diktatör Fujimori döneminde İstihbarat Başkanı idi ve sırf Sendero Luminoso “sempatizanı” diye öldürdüğü insanlardan dolayı hapistedir. Peru’da ayrıca diktatör Fujimori de 25 yıl hapse mahkûm edilmiştir. Mahkeme kararlarına göre Sendero Luminoso’nun kanlı eylemlerinin yanı sıra Peru devlet güçleri de masum insanların ölümüne yol açmıştır. Buradan şu sonucu rahatlıkla çıkarabilmeliyiz: Terörle mücadelede hukuk kuralları içerisinde kalmak hayati bir önem taşımaktadır. Gerçekten de, köy yakarak, suçlu suçsuz ayırt etmeden sırf etnik kimliği yüzünden bir toplumu yok etmenin adına terörle mücadele demek mümkün değildir. Terörizmi lanetleyip, devlet eliyle terör eylemi yapmanın, ya da yapanları desteklemenin hiçbir mantıklı açıklaması yoktur.

Türkiye de artık sorunun her iki sorunlu kanadını da tespit etmiştir. 1999’da içeri giren Öcalan’dan bir 10 yıl sonra bu savaşı kirleten devlet yöneticileri de içeri girmiştir. Ergenekon ve Balyoz davaları artık TÜrkiye’nin bu sorunun kökünde yer alan engellerin her açıdan değerlendirildiğini göstermektedir.

Tüm alanlarda insanlar arasında eşitlik sağlamak mümkün olmasa da, en azından temel hak ve özgürlükler açısından herkesin eşit olduğunu kabul etmeyi öğrenmemiz gerekmektedir. Herkesin eşit ama bazılarının daha eşit olduğu bir ortamda, sistemin sürekli yeni mağdurlar yetiştirmesi kaçınılmazdır. Mücadeleyi baştan evrensel kabul görmüş kavramlar üzerinde oturtmak, dış destekleri de engelleyecektir. Ancak, daha da önemlisi terörizmin şiddet eylemlerini tamamıyla haklı sebeplerinden arındırmak, onu sadece bir güvenlik sorununa dönüştürecektir. Sadece güvenlik sorununa dönüşen bir meselede de, toplumdan çok büyük bir destek görülecektir.

Kaynakça
Özbudun, Sibel. 2008. “Tupac Amaru’nun Peru’su”. Kaldıraç 93: 1-12.
Rix, James C. 1992. “Beyond Guzman? The Future of the Shınıng Path in Peru”. YL tezi, Naval Post Graduate School
Hertughe, A. ve Labrousse A. 1991. Peru’da Aydınlık Yol Deneyimi, 29-30. İstanbul: Belge Yayınları.
Talu, Sabahattin. http://www.hakimiyetimilliye.org/index.php/hm-yazarlari/sabahattin-talu/1073820.html
Türkiye İnsan Hakları Vakfı, İnsan Hakları 2004 Raporu, http://www.tihv.org.tr/index.php?2004
http://news.bbc.co.uk/2/hi/americas/3985659.stm, Erişim Tarihi, 27.05.2010

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s