Nerede O Eski Şubatlar!/Mustafa ERDOĞAN
Bugün Habertürk’te Nihal Bengisu sorgulayıcı bir 28 Şubat yazısı yazmış. Yazının önemli noktalarından biri “imam hatiplerin orta kısmı yeniden açılabilir ama artık kimse çocuğunu ya da torununu oraya göndermek istemez” demesi. Ayrıca  en vurucu cümlesi de sona saklanmış :”28 Şubat bitti; “çünkü şartlar yeterince olgunlaşmıştı”. Yazıyı verdiğim linkten okuyabilirsiniz. Ben de size anladıklarımı özetleyeyim. Neler diyor, Bengisu?

  1. 28 Şubat süreci, bin yıl sürecek diyenler yanılmadı, bin yılın sonunda ulaşılması istenen noktaya gelindiği için, süreç doğası gereği bitti.
  2.  Milli görüş gömleğiyle beraber çıkarılması gereken biat kültürü yok olmak bir yana daha da güçlendi.
  3.  “Olduğumuz gibi görünmeme”, taktiği bize pahalıya patladı; “metazori benzediklerimiz” gibi olduk
  4. Sistem karşıtıyken dışlanıyorduk. Sistemi dönüştüreceğiz derken bunun yerine sistemin içine girerek iktidarı aldık. Sonuçta katilimizden farkımız kalmadı
  5. Mazlumken/mağdurken, çevreyi temsil ediyorduk; artık merkezdeyiz ama ‘çevre’den getirdiğimiz değerler merkezin büyüklüğü içerisinde önemini yitirdi
  6. Emperyalistlerle işbirliği yapıyoruz.

Hakkını teslim etmek lazım. İlk anda fark edilen, gerçekten farklı bir pencereden olaya bakıldığı. Ama her muhalif yorumun ifrada gittiğinde düştüğü yere gitmiş bir yazı olmuş. Kutsal değerlerden, davadan uzaklaştık derken, “mücahitlerdi, müteahhit oldular” ya da “inşaat ya Resulullah” başlıklarını atanların yaftalayıcı yaklaşımından çok da uzaklaşamamış bir yazı bu.

Gelelim eleştirdiği hususlara…

1)İmam hatiplerin orta kısmı yeniden açılsa çocuğunu oraya göndermek isteyenler 90’lardakinden çok daha az mı olur? Evet, buna katılıyorum. Ama bunun eleştirilecek yanı neresi bilmiyorum. Zaten imam hatipler, dışlanmışlığa karşı direniş dayanışmasıydı. Amaç, ölümüne direnmek mi olmalıdır hala? Bu noktadaki anomali evlatlarını dışlayan devlet ve “bazıları daha eşittir” diyen zihniyetten kaynaklanmaktaydı. Yoksa, imam hatiplere gönderilen çocukların hepsi iyi birer imam, fakih, kelam uzmanı olsun diye mi gönderiliyordu? İman edenlerin hepsi Mutezile ile Gazali’yi çarpıştırıp öyle mi yönünü çiziyor da biz mi bilmiyoruz? Bengisu, imam hatip bitirip, ‘hukuka girmiş’. Amacın mesleki formasyon olmadığını kanıtlar bir örnek önümüzde demektir bu.

Asla bitmeyecek bir davanın çocuk mücahitleri üzerinden ömür boyu mağdur olmak mıdır, davanın temiz kalması demek? Belki de o insanlar dışlanmışlığın ve ‘daha eşit vatandaşlığın’ bitmesini isteyerek kimsenin inanç ve düşünce yapısından dolayı sigaya çekilmediği bir ortamda yaşamayı, ilelebet mağdur(e) olmaya tercih ediyorlardır.

(Şimdi şeriat desek millet yanlış anlayacak o halde İslam dini diyeyim aslında aynı şeydir ikisi) İslam dininin ekseri kısmı iman, ibadet/amel ve ahlak vs. kavramlardan oluşmak üzere bireye ait alandadır. Bunların özgürce yaşanmasını sağlayan özgürlükçü demokrat bir devlet İslam dininin gereklerinin ÇOĞUNU yerine getirmiştir.(Şeriata göre dışarıda kalan ufak kısım idareye(devlete) dairdir. Bundan da bireyler sorgulanamaz).

Yoksa, imam hatiplere çocuklarını gönderenler  ‘Ömer Çelakıl’lar mı yetiştirmek istiyordu? Müspet bilimler, kendi kanunlarını, öğretilerini içlerinde barındırırlar. Matematik, fizik, kimya yanılmaz değildir. Ve yanıldıkları defalarca ispat edilmiştir.  Gödel ispatı(matematik), Kuantum (fizik), entropi(kimya), Belirsizlik (matematik) bilimin kabul edilen tüm dayanaklarını yerle bir etti. Ama bunu yapanlar yeni bir bilimsel paradigmayı ortaya koymuştur. Siz hiç kelam ilmiyle iphone tasarlayan birini hayal ediyor musunuz? Bu yüzden yanlış olan herkesin fıkıh,Arapça, tefsir öğrenememesi değil, öğrenme fırsatlarının elinden alınmasıdır. Bu fırsat yaratıldıktan sonra tercih kişilerindir. İlm-i ilahi ya da pozitif ilim öğrenmek isteme bireye ait bir tercihtir(öyle olmalıdır).

2)Şartlar olgunlaştı diye 28 Şubat süreci sona erdi söylemine bakalım…Şartları olgunlaştırıp, AKP’ye iktidar altın tepsi içinde devredilmiş midir?

MGK Genel Sekreteri Kılınç, 2003 yılında dönemin başbakanı Abdullah Gül’e “eşin başını açsın” diyebiliyor. O kişinin amiri olan Gül de “kendi tercihi” demekle yetiniyor. 2003-2007 yılları arasında “Bengisu’ya göre müesses nizamın çocuğu olan AKP’ye “, ne ilginçtir ki, defalarca darbe planları düzenleniyor. Bugün herkes kıvırıyor ama o günlerin yakın şahitleri (Ankara gazetecileri) durumun vahametini çok iyi biliyorlardı. Başörtülü kızlar ve Kur’an Kursu’na giden on yaşında çocuklar örnek gösterilerek  “sistemin partisi”ne bir de e-muhtıra verildi. Sonradan internete düşen kayıtlarda bizzat askeri yargı üyelerinin dillendirdiği gibi yalan dolan internet dokümanlarından(kimin internete koyduğu da ortaya çıktı) iktidar partisine bir de kapatma davası açıldı. Arada, eşi türbanlı biri( dikkat edin kendisi de değil hala) nasıl Köşk’e çıkar diye kopartılan yaygarayı atladım. Örnekleri uzatmayayım, şartlar böyle olgunlaşıyorsa, yani tüm bunlar kurguysa, kurgunun yazarı La Carre romanlarını geçmiştir. Bunun kurgu olduğunu iddia edenin ne olduğunu varın siz düşünün.

3)Biat kültürünün güçlenmesine gelelim. Gerçekten, Erdoğan otoriter ve itaati seven bir lider. Ama Bengisu’nun yazısında çok yaklaştığı Marksist tahlille bu olaya bakacak olursak, liderlerin tarihin o dönemindeki toplumun sadece bir yansımasından ibaret olduğu sonucuna kolayca varacağız. Maalesef bu toplum, İskandinav demokrasileri gibi olmadı ne yapalım? Pantolon uyduramadık, ceket verelim mi?

Biat kültürünün karşısında olmak, demokrasinin çoksesliliğe ya da kakafoniye indirgenmesiyse, bunun da yanında olmak zorunda olunmadığını ayrıca belirtmek isterim ( kakafoni için bknz. CHP içi bitmeyen çekişme)

4)Parti takiye yapa yapa, özünden kopmuş mudur peki? Bir kere %50 oy alan bir partinin homojen yapıda olmasını beklemek, o partinin bulunduğu ülkeye ve o ülke vatandaşlarına saygısızlık olur. Eğer bu oy oranlarında bir parti görünüşte  homojense o derece totaliter bir yönetim sergileniyor demektir. Ayrıca, İslami camiada bundan 30-40 yıl önce kadınların gazetede yazması/TV’de yorumcu olması özden kopuş olarak nitelendirilebilirdi. Tarikat sohbetlerinin facebook, twitter, youtube üzerinden duyurulduğu bir dönemdeyiz artık.  Ayrıca özünde olmadığı kadar katı hale getirilen bir dava, kırılganlığa yol açacaktır.

5)Serbest piyasa ekonomisi sermaye birikimine dayanmaktadır. Bu birikim sağlandıkça, sınıf değişimleri yaşanıyor. Hala sınıf değişimi yaşanabildiği için “sol”un var olamadığı/olabilemediği ülkemizde büyüyen ekonomi içerisinde dönüşen ‘ÇEVRENİN’ bu değişimden uzak kalması düşünülemez. Ayrıca daha önce değindiğim gibi %50 oy alan bir parti sadece çevrenin diliyle konuşamaz. Bu siyasetin tabiatına aykırı. Alın bu partiyi %15-20 bandına çekin bakın ne güzel ‘çekirdek(ana) değerlerine sarılıyor.

6)Emperyalistlerle işbirliği yapma hususuna gelelim. Bu söylemin artık geride kalması gerektiğini düşünüyorum. Bu ekonomik sistemde, hangi ülke bağımsız politika güdebiliyor? Çin mi, Rusya mı? Yoksa, ne işe yaradığı belli olmayan Latin Amerika ülkeleri mi? Eğer bağımsızlıktan murat, bölgesel ve ülke siyasetinin belirlenmesinde söz sahibi olmaksa, bu dönemden daha fazla hangi dönemde bu oldu? Sıfır sorun denen şey yüzünden (wikileakse göre) Davutoğlu  “tehlikeli adam” ilan edildi. Hakan Fidan, İsrail tarafından hedefe kondu. Sanırım bunlar kesmemiş, kimseyi!

(2. Dünya Savaşı sonrası) İsmet Paşa’nın ABD’nin müttefikiyiz artık dediğinde onu çılgınca alkışlayan meclis mi, Batı ittifakına dahil olunmasıyla ortaya çıkan Demokrat/Adalet parti mi bağımsızdı? Yoksa, (belki de bilmeden de olsa) Avrupa ile bütünleşmeyi amaçlayan İsmet Paşa’ya karşı çıkarak, ABD politikalarına yardımcı olan, o yıllara kadar ABD’nin icazet vermediği Kıbrıs müdahalesini gerçekleştiren Ecevit mi? Özal’ı söylemiyorum bile. 90’lardaki diğer siyasetçilere değinmek bile istemiyorum. Son olarak yine Ecevit’in “ABD bize Öcalan’ı niye verdi. Ben de bilmiyorum” lafları da kayda geçsin.

Bana göre bu siyasetçilerin en kötüsü bile asla hain değildir. Her biri ülke için elinden geldiğince bir şeyler yapmaya çalışmış, emek sarf etmiştir. Başarısız olanları millet tasfiye etmiştir.

Tarihte böyle dengeleri gözetmeyen imparatorluklar dahi yoktur. İslamcı bilinen Sultan 2.Abdulhamit’in dış güçlerin dengesiyle ülkeyi ayakta tuttuğuyla övünülmez mi?

Dış politika hariçten gazel okuması kolay bir konudur. Şartlar öyle bir olgunlaştırılır ki, siz o zaman “Libya’da NATO’nun ne işi var” derken, en önde gitmeye çalışırsınız, her türlü tehdide ve gözdağına karşın(bknz wikileaks deki USrail yönetimlerinin AKP hakkında dedikleri) can ciğer olduğunuz Suriye yönetimine karşı en fazla bağıran siz olursunuz. Acıdır belki ama en güçlü olanın dahi omurgalı duramadığı bir alanda delikanlılık gösterisi yapmanın macerasını bu ülke 1. Dünya Savaşı öncesi ödedi. O yüzden varsa elinizde alternatif bir politika koyun ortaya.. Örneğin, Batı yerine İran-Rusya cephesini tercih edelim deyin. Ve de çıkın bu politikayı uygulayın bakalım.

Ama gazete veya bloglardan değil ha!

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s