28 Şubat’ta Medya/Mustafa ERDOĞAN
Türkiye’de ordunun siyaset üzerindeki etkisini incelemek istersek, bunu Osmanlı Devleti’nin kuruluş dönemine kadar götürmemiz doğru olacaktır. Ancak, en belirgin haliyle Türkiye topraklarında ordunun siyasi iktidar üzerindeki etkisi 19.yy.’ın sonlarına doğru görülmüştür. Askerler tarafından tahttan indirilen Sultan Abdülaziz, 2.Abdülhamit bunun en belirgin örneklerindendir. At sırtında hükümet konağını basıp, hükümeti deviren Bab-ı Ali baskının aktörlerini de bu sürecin birer parçası olarak görebiliriz.

Tarihsel bağlamda Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu da bu perspektifte ele alabiliriz. Zaten, yıllar sonra gazeteci Abdi İpekçi’ye, “Milli mücadele esasen bir ordu ihtilali idi” diyerek aslında milli mücadele konusunda en açık tanımlamalardan birini yapan milli mücadelenin ikinci adamı İnönü de bunu açıkça ortaya koymaktadır. Askerlerin başa geçmesiyle doğası gereği duran bu süreç, çok partili dönem sonrası 27 Mayıs 1960 darbesiyle hiyerarşi dışında, 12 Mart 1971 muhtırası ve 12 Eylül 1980 darbesiyle hiyerarşik düzen içinde olmak üzere yeniden harekete geçmiştir. On yıllık ortalamayla süre giden bu döngü, Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle kırılmış gözükürken; 17 yıl sonra Türkiye “post modern darbe” olarak adlandırılan, 28 Şubat 1997 MGK kararları aracılığıyla askerlerin siyasete müdahalesiyle karşı karşıya kalmıştır. Darbenin muhatabı bu sefer siyasal İslam’dır. Ancak bu müdahaleyi diğerlerinden ayıran en önemli özellik, askerlerin bu sefer kitle iletişim araçlarını çok daha etkin olarak kullanmalarıydı. Tek kanallı, tek radyolu döneme göre darbecilerin çok daha fazla aleyhine görünen bu durum, paradoksal bir şekilde ilerleyerek kitle iletişim araçlarını “silahsız güçler” haline getirmiştir.
Ordu’nun temelde siyasal İslam’a, özelde Milli Görüş çizgisindeki partilere tavrı da köklerini geçmişten almaktaydı. Meşrutiyete geçişte dönüm noktalarından biri sayılan 31 Mart Vakası tam da bu iki görüşün çarpışması değil miydi? 28 Şubat kararları da askerlerin ilmek ilmek ördükleri tepkiler bütününün zirve noktasıydı. Refah Partisi Milletvekili F. Erbaş’ın PKK kampını ziyareti ile başlayan gerilim G. Kurmay Başkanının 30 Ağustos davetinde patlak vermişti. Davete katılan yüksek rütbeli komutanlar PKK ile gerçekleştirilen temastan duydukları rahatsızlık ile şeriat endişesini dile getirdiler. Aynı tarihli Sabah gazetesinde:’Laiklik konusu kötüye gidiyor’ Genel Kurmay Başkanın verdiği davette adının verilmemesi kaydıyla konuşan üst düzey bir komutan; .Böyle giderse 2010’da daha karanlık olacak. Belki bunu ben göremeyeceğim ama hepiniz yaşayacaksınız. 1950’de Türkiye ile şimdiki Türkiye aynı mı? Laiklik konusunda her şey daha kötüye gidiyor. demekteydi.

Burada dikkatimizi çeken bir nokta da “adının verilmemesi kaydıyla konuşan üst düzey bir komutan” ibaresidir. Dönemin gazetelerini taradığımızda “4 yıldızlı bir general, üst düzey komutan, rütbeli bir paşa, apoletli uyarı” gibi tabirlere sıkça rastlamaktayız. Konuşanların konuyla ilgili hemen herkesin kim olduğunu bildiği bir ortamda bu ibareler olaya gizem katma yoluyla merak uyandırmaya çalışan medyanın oyunlarından biriydi. Yoksa, Sincan’da yürüyen tanklara açıkça sahip çıkan birçok general , müdahaleyi “demokrasiye balans ayarı yaptık” diye nitelendiren Genelkurmay 2.Başkanı Çevik Bir ortadayken, bu gizemin zırhını askerlerin istediğini söylememiz mümkün değildir.

Yine bu süreç ve sonrasında gazetelerin Ankara temsilcileri büyük önem kazanmıştı. Askerler kitlelere, hükümete, medya patronlarına bu gazeteciler aracılığıyla röportaj vermekteydi. TSK sözcüsü gibi çalışan gazeteciler kimse tarafından yadırganmamaktaydı. Birçoğu bu sayede, birçoğu geliştirdiği ilişkiler sayesinde edindikleri bilgilerle kitaplar yayınlamıştır. 28 Şubat süreciyle güç kazanan askerler, birkaç yıl sonrasında iktidara gelmesinde sakınca görmedikleri hükümette başbakan değiştirmek için resepsiyonlarda bu gazetecileri ulak olarak kullanacaklardı. Aynı şekilde bir gazetenin Ankara temsilcisinin başka gruba transfer olmasıyla ilgili milyon doları aşkın rakamlar konuşulmaktaydı.
Merkez medya diye adlandırılabilecek o günlerde tirajı en yüksek iki gazete Sabah ve Hürriyet ikiye ayrılmıştı. Batı demokrasilerde de sıkça rastladığımız gazetelerin bir siyasi duruşunun olması burada farklı bir hal almıştı. Bu konuda dönemin Sabah gazetesinin sahibi Dinç Bilgin: “28 Şubat’a bakarsanız, Hürriyet Grubu ile bizim Sabah Grubu arasında büyük rekabet vardı. Onların tenceresi, bizim tencere, onların televizyonu bizim televizyon derken onların başbakanı bizim başbakana kadar vardı iş. Hürriyet Mesut Yılmaz’a, biz Tansu Çiller’e destek verdik. “demekteydi. Esasen bu iki parti arasında ideolojik anlamda bir farklılık olmadığı gibi, dönemin iki medya grubu arasında da ideolojik bir savaş yoktu bu daha çok bir çıkar savaşıydı.

Yine bu konuda aynı söyleşide Dinç Bilgin, “1995’ten sonra Türkiye’de neredeyse bir ganimet paylaşımı yaşanmaya başladı.Diyelim ki enerji dağıtım ihalesi verilecek. Birini İhlas, birini Erol Aksoy’un Show TV’si, birini de bir başka medya kuruluşu alıyordu. Türkiye’de durum böyle garip bir hale gelmişti. Bizim gazetenin yöneticileri, o paylaşımdan pay almamaktan rahatsızlardı. Habire, “Patron şu işi yapalım, bu işi yapalım” diyorlardı. Ben epey direndim. 1995-97 yıllardı arasında ekonominin şekli değişti ve her medya kuruluşunun bir tane bankası oldu. Sabah’ın hükümetlerle parasal ilişkilere girme hikâyesi işte o dönemde başladı. Banka sahibi olduğunuz zaman ister istemez parasal ilişkileriniz oluyor ve özgürlüğünüz kalmıyor. Zaten bizde de gazetecilik öyle bitti.” demekteydi.

Sabah’ın (o dönemki) yazı işleri müdürü E.Babahan şunları söylemektedir:“O dönemde gazete patronları Ankara’da ihale yarışına dalmışlardı. Sabah elektrik dağıtımı, cep telefonu ihalelerine giriyordu. Halbuki biz bilmiyoruz, o sırada para yok, Sabah batmış. Ama Koçlarla birlikte Uzanlar’a karşı cep telefonu ihalesine giriyor.Benzer şekilde Hürriyet gazetesinin patronajındaki Doğan grubu da Dışbank’ın sahibiydi. Ve bu ve benzeri ihaleler medya grupları arasında paylaşılmaktaydı. Medya grupları bu zenginliklerini tamamen ellerindeki kitle iletişim araçlarının gücü sayesinde elde etmişlerdi. Çok kanallı hayata geçişin henüz ilk devrelerinde olan Türkiye’de televizyon ve gazete haberleriyle birçok insan rahatça hedefe konulabiliyordu. Korkutma, sindirme ve dezenformasyon gibi birçok psikolojik harekat unsuru bu araçlarla çok daha etkin bir şekilde yapılabilmekteydi.”

12 Eylül 1996’da çok önemli bir gelişme yaşandı. Yapımcı Ertürk Yöndem’in TRT-1 ‘de yayımlanan “Perde Arkası” adlı programda mevcut ortam 12 Eylül öncesine benzetilerek Konya mitingi ve İran görüntüleri yer aldı. Yöndem’in şu sözleri ise başkenti sarstı: “Bu gün aradan tam 16 yıl geçti. Bu 16 yıl içerisinde zaman zaman bu harekâtı kınadık. Zaman zaman övgü dolu sözler söyledik, yazılar yazdık. En acısı şu ki, bu gün yine 12 Eylül 1980 öncesi kara günlere dönmek üzereyiz. Bu kısır döngü hala devam ediyor. Acı ve gözyaşı devam ediyor, katliamlar, ölümler devam ediyor. Ülkemiz parçalanma tehlikesini hala tam anlamıyla atlatmış değil. Hiç şüphesiz o günleri görmek ve bir daha 12 Eylül 1980 harekâtını yaşamak istemiyoruz. Dün olduğu gibi bugün de silahlı kuvvetlerimiz ülkemizde 12 Eylül 1980 ortamını istemiyor. Ancak, ülkemizin birlik ve beraberliği, demokrasi, Atatürk ilke ve inkılâpları, vatan toprakları tehlikeye girdiği an yasanın verdiği yetkiyi kullanmak zorundadır. Evet, Türk silahlı kuvvetleri gücünü Türk milletinden, inancını Atatürk’ten alır.”

Programın orduya yakınlığıyla bilinen birisi tarafından yapılması MGK kaynaklı bir program olduğu kuşkusunu uyandırmıştı. Hükümete bağlı TRT’de, hükümet aleyhine sert bir yayın yapılmaktaydı. Dönemin İstanbul milletvekili Mehmet Ali Şahin programla ilgili Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvuruda bulunmasına rağmen ve dönemin devlet bakanı Abdullah Gül’ün Başbakanlık Teftiş Kurulu’na soruşturma açtırmasına rağmen TRT yapımcı hakkında hiçbir işlem yapamayacağını belirtmişti.

Yine bu dönemdeki gazete haberlerini tararsak medyanın ordunun amaçları doğrultusunda kullanıldığını görebiliriz “Çare demokraside”(24 Şubat 1997-Sabah) başlıklı haberde, Çiller ve Demirel’in rejime demokrasi dışı bir müdahalenin Türkiye’ye zarar vereceğini söylediği ifade edilmiştir. “Demirel mektubu”(27 Şubat 1997-Sabah) başlıklı haber yine Hürriyet gazetesinin de manşetinde yer alan Demirel’in rejimle ilgili endişelerini Erbakan’a ilettiği mektupla ilgilidir. Bu bölümde MGK toplantısı ile ilgili olarak da iki haber yapılmıştır. Burada da belirtildiği üzere daha sonradan dönemin cumhurbaşkanı Demirel, Başbakan Erbakan’ a gönderdiği mektupları arşivlemiştir. 28 Şubat sürecinin sivil kanadının en önemli aktörü olan Demirel, yıllarca askeri darbelere maruz kalan kişi konumundayken o dönemde rejimin koruyucusu, kollayıcısı olarak kabul etmiştir kendini. Ayrıca yıkılan Refah-yol hükümeti yerine inisiyatif kullanarak yeterli milletvekili imzasını toplayan Çiller’ e hükümet kurma görevi vermemiştir. Bu uğurda kendisinin kurdurduğu Doğruyol Partisi’ni dağıtmıştır.

“En kritik MGK”(18 Şubat 1997-Sabah) başlığıyla verilen ilk haber 28 Şubat 1997 MGK toplantısının “kritik” olacağını günler öncesinden okuyucuya iletmektedir. Fatih Çekirge’nin yazısının manşete taşındığı bu haberin iç sayfa başlığı ise “En kritik MGK 28 Şubat’tadır. “Milli Güvenlik Kurulu toplantısında Genelkurmay Başkanı Karadayı, son dönemde Atatürk ilke ve inkılaplarıyla, laikliğe karşı girişilen ‘sistemli’ hareketler üzerinde duracak ve gelişmeden duyulan rahatsızlığı dile getirecek”. “Atatürk ilke ve inkılaplarıyla, laiklik karşıtı sistemli hareketler” ifadeleri kullanılarak ve yaşanan gelişmelere atıfta bulunularak RP’ye gönderme yapılmaktadır.

Haberlerde de her ne kadar G.Kurmay Başkanı Org. İ.H.Karadayı’nın adı manşetlere çekilse de, sürecin etkin aktörünün ikinci başkan org. Çevik Bir ve ona bağlı çalışan Batı Çalışma Grubu olduğu bilinmekteydi. Astları tarafından yetersiz bulunmamak içinde Karadayı da alt kademelerin ve güçlü ekibin istekleri doğrultusunda açıklamalar yapacaktı. Ki, bu konuda Genelkurmay Başkanı Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı, İsmet Sezgin’e şöyle diyecekti: “Nizamiyeden döndük. Güç tuttum. En büyük kaygım Rüştü Erdelhun!” durumuna düşmekti.Tansiyon sorunum yoktu, çıktı.” Bildiğimiz üzere dönemin Genelkurmay Başkanı org. Rüştü Erdelhun 27 Mayıs’ı yapan darbeci albaylar tarafından Demokrat Parti’ye yakın olmakla itham edilecek, görevden alınıp Yassıada’ya gönderilecekti. O mahkemeden de çıkan idam kararlarından 2 tanesi, biri Erdelhun olmak üzere emekli Genelkurmay başkanları içindi. Bu sözler bize Karadayı’nın nasıl bir psikoloji içinde olduğunu açıkça göstermektedir.

“Herkes çok gergin”(26 Şubat 1997-Sabah) başlıklı haberin spotunda “Cumhurbaşkanından Başbakan’a, Çiller’den muhalefet partilerinin liderlerine kadar Ankara’da herkes barut fıçısı” denilmekte ve yine MGK toplantısından iki gün önce siyaset arenasının gerginliğini vurgulamaktadır. Ordu konu başlığı altında yer alan “Muhtıra Gibi”(23 Şubat 1997-Sabah) başlıklı haber Çevik Bir’in Washington’da Türk-Amerikan Konseyi’nin balosunda yaptığı açıklamalarını içermektedir. Haberin manşetinde kullanılan “muhtıra” sözcüğü dikkat çekmektedir.

Medya da bu süreçte güçlü olandan yana tavır almış, pervasızca “muhtıra” kelimesini manşetlere çekmekteydi. Buradan medya mensuplarının alınacak kararların içeriği konusunda önceden bilgi sahibi olduğunu da çıkarabiliriz. Bu şekilde proaktif davranıp, saflarını belirlemişlerdi. Çünkü, bu savaşın bir sonrası olacak ve muhakkak bir takım “ganimetler” ortaya çıkacaktı. Haberin iç sayfadaki başlığı ise “ Çevik Paşa hükümeti uyardı” biçimindedir. Haberin devamında “Washington’u ziyaret eden Refah Partisi üst düzey bürokratlarıyla, Türk subayları arasındaki gerginlik son yapılan açıklamalarla doruğa ulaştı. Bu sözlerden de anlaşılacağı üzere hükümetin artık herhangi bir gücü kalmamıştı. Genelkurmay 2. başkanı diğer tüm darbelerde olduğu gibi (27 Mayıs darbesi bildirisindeki Nato’ya ve Cento’ya bağlıyız cümlesi ile 12 Eylül için “Our boys have done it” cümlesi vs…) bu yolla ABD ‘den de icazet almış oluyordu. Türkiye Cumhuriyeti hükümeti ABD’den 2. Başkan Bir tarafından azarlanıyordu hem de iktidar partisinden katılan üyeler önünde. Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Çevik Bir’in Türk-Amerikan Konseyi (ATC) toplantılarının son gecesinde düzenlenen baloda söylediği sözler hükümete ‘üstü kapalı muhtıra’ niteliği taşıyordu” yorumu yapılmaktadır. Haberde yine RP-ordu gerginliği vurgulanarak, Bir’in yaptığı konuşmayla hükümete “uyarı”da bulunması doğal bir durum gibi gösterilmiştir.

Zaten, “5’i de konuşacak”(28 Şubat 1997-Sabah) başlıklı haberde 28 Şubat MGK toplantısında beş kuvvet komutanının da söz alacağını ve toplantının gergin geçeceğini belirten bir haber niteliğindedir. Ordu konu başlığında yer alan haberlerin 28 Şubat MGK toplantısı günü ve toplantıya yaklaştığı günlerde yapılması dikkat çekicidir . Toplum tarikat liderlerinin zikir ayin görüntüleriyle, gazete manşetleriyle adım adım bir darbeye doğru gitmekteydi. Tüm bu süreçte en garip şey Sincan’da yürüyen tanklar dışında TSK’nın silahlı güç unsurlarından yararlanmadan bu işi halledebilmesiydi.

Ayrıca medyada bu ordu ulaklığına karşı çıkan yazar, akademisyen birçok kişi de TSK tarafından hazırlanan “andıç” adı verilen bir psikolojik harekata kurban edilmişti. 1999’da PKK liderlerinden Sakık yakalanmış ve soruşturma zabtına, yalan ifadeler eklenmişti. Buna göre, Sakık’ın ağzından bazı gazetecilerin ve sivil toplum örgütlerinin “para karşılığı PKK’ya destek verdikleri” yazılmıştı. Sonradan bunun Genelkurmay 2 inci Başkanı Org. Çevik Bir ve Genel sekreter Özkasnak tarafından ANDIÇ diye adlandırılan bir yazıyla hazırlandığı anlaşılmıştı. Bu andıcın TSK tarafından hazırlandığı bizzat eski Genelkurmay Başkanı Büyükanıt tarafından M. Ali Birand’a, Birand’ın 32. gün programında söylenmişti.

Görüldüğü gibi geç de olsa gerçekler bir şekilde gün yüzünde çıkıyor. Bizim bugün medya ayağında olanları “günah çıkaranlar” sayesinde öğrenmemiz ve aradan sadece on küsur yıl geçmişken bu insanların bu kadar düşünce değişimine uğramaları belki de birbirinin oksimoronudur. Çünkü aynı söyleşide Dinç Bilgin :”Bir süre sonra gazete sahibi olarak, Sabah Grubu’nun bir numarası olarak benim de pek fazla gücüm olmamaya başladı. Gücümü kaybettim, sözüm geçmemeye başladı. Bir başka güç odağı geldi gazeteye hâkim oldu sanki. “ demiştir. 2001 krizi sonrası batan bankası sonucu elinde eskiye göre dikkate alınacak bir servet kalmayan Bilgin o günkü yanlışlarını bugün açıklıkla anlatabilmektedir.

Diğer grup ise, hala ayaktadır ve aradan on seneden fazla bir zaman geçmesine karşın AK Parti ile de iktidar savaşına girmiş, başbakan tarafından patronunun  açıkça ismi verilerek meydanlarda muhatap, rakip ilan edilmiştir. Onlarsa, tüm bu olanlar hiç yaşanmamış gibi gazetecilik mesleği konusunda etik kurallar yayınlamaktadırlar. Medya, toplum, siyaset dünyası arasındaki karmaşık ilişki Türkiye’nin yapısal bir sorunu olmaya devam edecek gibi gözükmektedir.

*Kaynakça
Bilal Ağdağ, Türkiye’de Asker-Siyaset İlişkisinin Tarihsel Serüveni Bağlamında Bir İnceleme, 2010
Emre Soncan, 28 Şubat Sürecinde Medya, 2006
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=199611
http://www.savaskarsitlari.org/arsiv.asp?ArsivTipID=1&ArsivAnaID=20569
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=184852
http://www.taraf.com.tr/nese-duzel/makale-andic-iftirasi-bilerek-atildi.htm
http://www.taraf.com.tr/haber/bu-ulkede-basin-hukumet-de-kurdu.htm
http://www.dha.com.tr/n.php?n=bana-bir-sey-olursa-ailem-sana-emanet-2010-05-08
http://www.habervitrini.com/haber.asp?id=220414

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s