Aşağıda Ece Temelkuran‘ın “Slavoj Žižek’e Açık Mektup” başlığıyla yayımladığı son yazısının Türkçesini bulacaksınız. Ünlü filozof Žižek de tanımıyormuş Türkiye’yi!  Žižek‘in Türkiye hakkında söylediği düşüncelerini cepheden eleştiriyor Ece Hanım. (Tıpkı daha önceden yaptıkları gibi) Pervasızca, “Türkiye’yi Arap alemine model gösteren” (yoldaş) abisi Slavoj Žižek‘e yanlış biliyorsun diyor. Ve hatta “bana ne bana ne beni (ET) al onu (RTE) alma” adlı Sezen Aksu şarkısı fonda terennüm ediyor.

http://www.newstatesman.com/blogs/the-staggers/2012/02/arab-world-turkey-rights-model adresinde yayımlanan Ece Temelkuran yazısının tarafımca yapılmış tercümesidir.

———————————————————————————————————————-

Slavoj Žižek’e  açık mektup

Ece Temelkuran tarafından gönderildi – 17 Şubat 2012 16:32

İnsan hakları konusundaki sicili Türkiye’nin Arap dünyası için bir model olmadığı anlamına gelir.

 

Bir Kürt genci 15 Şubat’ta İstanbul’da bir gösteri sırasında tutuklandı. (Getty Images).

Yaptığı son ziyarette, filozof Slavoj Žižek Türkiye’yi övdü ve Arap dünyasınca bir model olarak alınması gerektiğini öne sürdü. İşte Türkiye’nin önde gelen yorumcularından birinin yanıtı.

(Not: İngilizcesi bulunmayan siteler için Türkçe kaynaklara bağlantı verdik.)

 

Sayın Žižek

Yazdıklarınızın dikkatli bir takipçisi olarak, Türkiye hakkındaki yorumlarınızı dinledikten sonra size yazmak zorunda hissediyorum. “Arap dünyasında gerçekten bir model ihtiyacı varsa, Türkiye bir model olarak alınabilir” lafını size söyleten ülkeme olan hayranlığınızı paylaşıyorum. Yardımcı olamayacağım ama 12 Ocak Doha Toplantısı’ndaki konuşmamın sonundaki cümleyi tekrarlayabilirim: “Zaten yeterince sorunu olan Türkiye, Arap dünyası için bir model olamaz”

Otoriter rejimler hakkında tatsız şeylerden biri – Zaten çok iyi bildiğiniz gibi –yazarları defalarca ayan beyan ortada olan şeyleri tekrarlamak zorunda bırakarak aptal yerine koymasıdır.  Mesela: “Gazeteciler hapsedilmemeli ; “Kürt azınlıkları hapsetmek zulümdür”, “göz yaşartıcı gaz, ölüme neden olacak kadar, aşırı kullanılmamalıdır”, “Parasız eğitim olmamalı diye pankart tutan öğrenciler yıllarca hapse atılmamalı”,” kanunsuz ceza olmaz olmamalıdır “; vs vs.

Defalarca Türkiye bir korku devletine dönüşüyor demekten, artık zeka düzeyimde büyük bir gerileme yaşadığımı fark ettim. Kafka’nın eserlerini gözden geçirmesine sebep olacak şekilde, Türkiye’nin iyi insanları siyasi davalar yüzünden mahkemeden mahkemeye koşmaktan tükenmiştir.

İşte sevgili dostum, gazeteci Ahmet Şık, saçma bir iddianameye karşı kendini savunurken, Roland Barthes’den alıntı yaparak: “Faşizm sadece insanları susturmaz, aynı zamanda onları konuşmaya zorlar.” Dedi. Diğer 103 gazeteci ile birlikte Ahmet, hakkında herhangi bir hüküm olmadan yaklaşık bir yıldır tutukludur. Muğlak suçlamalar, sağlam olmayan kanıtlar karşılığında aylarca belki yıllarca tutukluluğa neden olan, Türkiye’deki sezonun son yargı modasına hayran olmaya davet ediyoruz. 2011 yılında İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (AİHM) deki 9.000 ‘den fazla karşı dava ile konuşma özgürlüğü konusunda, Türkiye’nin en kötü sicile sahip.

Bu rakamlar yeterli değil derseniz, birkaç gün önce Ahmet’in avukatı, savunma sırasında savcıların, savunmasının anti-terör yasaları kapsamında kovuşturmaya yol açacağını iddia ederek kendisini tehdit ettiklerini yargıçlara söyledi.  Halihazırda anti-terör(yani anti-demokratik) yasaları kapsamında tutuklu bulunan 40 avukat olduğundan hareketle kendisinin böyle bir erken uyarıda bulunma hakkı olduğunda benle hemfikir olduğunuzu düşünüyorum.

Avrupa’ya inancınızın kalmadığını bildiğim için bu rakamların sizin için çok fazla bir şey ifade etmediğini biliyorum. Hala Tahrir Meydanı’ndaki özgürlük çığlıklarından ilham aldığınızı bilmeme rağmen. Ben Mısır, Tunus ve Suriye’de ortak arkadaşlarımızın Türkiye’de bizim yaşadığımız hayatın daha iyisini hak ettiğini düşünüyorum. Bir yıl Beyrut’ta yaşamış ve Tahrir hakkında yazmış ve şu anda Tunus’ta mukim biri olarak,  Türkiye’nin insan yaşamına verilen değer konusunda bu ülkelerin bazılarından alacağı ders olduğunu düşünüyorum.

Çünkü ölmek için kendilerini yakan yurttaşlarım Tunus’un Mouhammed Bouazizi’si gibi efsaneleşmemişti. 22 Haziran 2010 tarihinde, 20 yaşındaki Erkan Gümüştaş cezaevinde yaşam koşullarını protesto etmek için kendini yaktı. Ben sadece birkaç kişinin Türkiye’de onun adını bildiğini zannediyorum. Oysa ölümünün medyada yer bulabilmesi için Türk İnsan Hakları Derneği raporları haline getirdiler.

Bizim polis güçleri Mısır’daki SCAF’tan  daha acımasızdır. Öğretmen Metin Lokumcu, 31 Mayıs 2011 tarihinde hükümet karşıtı protestolara karşı yapılan saldırı sırasında şırı göz yaşartıcı gaz kullanımından kaynaklanan kalp krizi sonucunda öldü. Arkadaşları protestoculara uygulanan şiddeti protesto etmek isteyince, anti- terör yasası kapsamında tutuklandı.

Biraz para kazanmak için, Irak’ın dağlık sınırı ötesinden sigara kaçakçılığı yapmak zorunda kalan Kürt çocukları, ölen Suriyeli gençlerden daha fazla şanslı değildir. . En azından onların fotoğrafları kullanılarak, dokuz tanesi Uludere’de bir operasyon kazası” sonucu  diye haber yapılmadı. Hükümet olayın örtülmesi kararını verdi ve başbakanımız olayı eleştirenlerin hükümete haksızlık yaptığını söyledi. Sonuçta, belki de Türkiye’de IMF’ye daha parlak bir görünüm sunmak için ekonomik ayarlamalardan daha iyi işaretler vardır.

İsteyeceğim son şey, işlenen günahları teşhir dışında kendi ülkeleri hakkında söyleyecek hiçbir şeyi olmayan yazarlardan biri olmaktır. Bu sadece ülkem için haksızlık değil, aynı zamanda kendim için derinden yaralayıcıdır. Canınızdan aziz tuttuğunuz ülkenize bu lafları başka bir dilde söylüyor olmaktan duygusal bağlarınız çok zedeleniyor. Ne dediğimi anladığınızdan eminim. Ama aynı zamanda “Türkiye Arap dünyası için bir model olabilir” diyerek uluslararası bir pazarlama projesinin amaçları doğrultusunda hizmet etmekte olduğunuzu görmek acı veriyor. Biz, Türkiye’nin insanları, daha iyisini hak ediyoruz. Tıpkı Araplar gibi.

Sevgiler,

Ece Temelkuran

Not: Bir gün size tutuklanan gazeteci arkadaşım Ahmet’i,  tanıtmak istiyorum. O kesinlikle bana göre çok daha esprili biridir. Nasılsa kendi ile başlayan, bir yıl boyunca yaşadığımız trajediler onun espri kapasitesini artırmıştır.

———————————————————————————————————————-

Ece Temelkuran’ın daha önce yazdığı yazılara  değindim. Ölülerden ve hapistekilerden medet umarak, kendisini acındırma çabalarını ahlaki bulmuyorum. Ve tabii ki Türkiye’deki esas pislik olan(kendisinin dillendirdiği) “merkez medyada yazma arzusunun” bu denli büyük yalan yaygaralar koparmaya sebep vermesini de. Daha fazlasını söylemek için daha fazla örneğe ihtiyacım var mı bilmiyorum. Ama kendisi durmadan yazarak, çok sevdiği ülkesinin pisliklerini! İngilizce yazılarla Batı basınına anlatıyor. Ne güzel değil mi? Ve bıkmadan aynı teranelere başvuruyor.

Samuel Johnson’un bir sözü var: “vatanseverlik bir alçağın son sığınağıdır”. Hayatım boyunca hamasi milliyetçilik söylemlerini bu çerçevede değerlendirdim ama bugün Temelkuran paradigmamı yıktı. Dezenformasyonla ülkesini pazarlamak, bazıları için ilk sığınak olabiliyormuş. Kendisinden Allah razı olsun. Artık bu veciz sözü yürürlükten kaldırabiliriz.

(Yukarıda Türkçeye de çevirdiğim)Yazısının sonuna da eklemiş, ülkesinin günahlarını faş etmekten başka bir şey yapmayan yazarlardan biri olmak en son isteyeceğim şeydir diye. Belki de sonda istediğini başta gerçekleştirmesini gerektirecek DUYGUSAL bir sebebi vardır. Ama gerçekten ülkesinin günahlarını mı ortaya koyuyor? Burada takdiri size bırakamayacağım.

Ekmek devrimi olacak yazdığı Mısır ve Türkiye’de seçim sonuçlarında bunları görememenin verdiği hezeyan deseniz değil. Çok uğraştı ama Mısır’da namaz kılan Araplardan başkasını Türkiye’de de muhafazakar halktan ötesini yaratamadı. Kadın doğurgandır ama sıfırdan bir ülkeyi doğurmasına bu güç de yetmeyebiliyor demek ki!

Ülkede zulüm görmesi deseniz o da  değil. Yazacak hiç bir mecra kalmaması deseniz  de değil. Bugün internet aracılığıyla istediğiniz kitleye ulaşıyorsunuz. Ayrıca daha düşük maaşa yazacağı birçok gazete de mevcut (Birgün gazetesi Ece Hanıma bir teklif yapsın bakalım, ne diyecek!)… Yoksa başörtüsü yüzünden eğitim mağduru olmuş genç kızlar mı bu büyük nefretin (jurnallemenin) sebebi? Soralım Ece Hanım’a, bu konuda ne diyor?

“Benim kadına, insana dair doğru olduğuna inandığım fikirlerim, ilkelerim niye dindar kadınlarınki kadar kutsal değil. Ya da değil mi? Eğer örtülü olmadığım için taciz edildiğim yerde benim yanımda olup başını sadece beş dakikalığına açarlarsa ben de o zaman başörtüsü örteceğim onlarla birlikte. “

Kocaları babaları iktidara bile gelse hala konunun nesnesi olmaktan kurtulamayan kızlar değilmiş demek ki derdi! Hazret, nasıl ki Mısır’da namaz kılanlardan devrimci olmayacağını ancak e(k)mek darbesi olabileceğini öngördüyse, Türkiye’de de türbanlılardan değil, Kürtler ve Ermenilerden ezilenler olabileceğini öngörüyor. Kısmen de olsa bu ezilen grupları öne sürmesi ahlaki olmasa bile doğru bir argüman. Ama Hrant’ı öldüren güçlere (ergenekon) “sözde örgüt” gibi klasik Türk devleti mottosu yapıştırmaktan geri kalmıyor. Hrant’ın öldürülmesini hükümet üzerine yıkarak, arka planda bir sol-ulusal dalga oluşmasına hizmet ediyor. Oysa, Hrant’ı tehdit edenleri de , Ece Hanım’ın masum dediği avukatlardan birine kanlı bir baskın(Danıştay baskını) yaptıracak gücü de biliyor bu millet.

Gelelim Kürtlere…Kürtler’in neredeyse tamamının muhafazakar kesimin yaşadığı sorunları yaşamasını es geçen, sadece kimliklerini ön planda tutarak ezilmelerinden dem vuruyor Ece Hanım. Aslında haklı. Bu ülkede bir Kürt zulmü oldu. Ama acaba 80 yıllık tarihe baktığında, Kürt zulmü konusunda Avrupalı amcalara şikayet edilecek hükümet bu mu olmalıdır? Hala dilleri konusunda bile kısıtları kaldırılmamış Kürtleri bu konunun nesnesi yapmak istemezdim ama işsiz kalan Ece Hanım mecbur bıraktı. Daha birkaç gün önce Başbakan emriyle PKK ile müzakere ve vatana ihanet ettiği suçlamasıyla Ece Hn.’ın kızdığı savcılar MİT müsteşarı hakkında soruşturma açtı. Kürt demek yasakken, bugün PKK ile müzakere masasına oturulabiliyor. Kürtçe kanallar açıldı. Ve iktidar partisi Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesindeki illerin toplamında en fazla oyu aldı. Demek ki Kürtler, Ece Hanım gibi düşünmüyor. Evet, başta anadilleri olmak üzere Kürt’lerin karşı karşıya olduğu büyük engeller var. Ama tıpkı Hrant üzerinden yaptığı sömürü gibi, 100 yıllık Kürt sorununu bu hükümetle hesaplaşarak çözmesi de ahlaki değil.

Peki nedir Temelkuran’ın derdi?

Daha iyisini ifade edebilir miydim? Sanmıyorum. O yüzden size Başak Sayan’ın Akşam gazetesinde (Fişekçi-Pamuk İlişkisine Dair)15 Ocak günü yazdığı yazıdan bir parça sunacağım:

“Erkekler pek bilmezler.
Daha doğrusu öfkeli bir kadının şimşeklerini üzerine çekmeyen erkekler pek bilmezler.
Canını yaktığınız bir kadının intikamı fena olur.
Kimi hemen faaliyete geçer ve basar start düğmesine.
Kimi ise ‘intikam soğuk yenen bir yemektir’ sözüne sadık kalarak gününü ve zamanını bekler. Ama mutlaka gelir o gün.
Kendimden biliyorum; canımı yakıp da intikam almadığım kişi yoktur benim.
Biliyorum, biliyorum şimdi hepinizin kafalarında intikam kötü bir şeydir mottosu beliriverecek bu satırları okurken ama söyleyin bana kaçınız çok canınızı yakmış birinin aynı şekilde canını yakma fırsatı önünüze gelse reddedersiniz?
Haaa… Şunu da belirteyim. İntikam almak için oyunlar tezgahlamam. Ne gariptir ki bir şekilde hep önüme düşüverir olaylar. Bana sadece topa vurmak kalır. Ve üzülerek söylemeliyim ki o topa vurmamak için ne kadar uğraşsam da bir bakarım ayağım gidivermiş.
Kadının intikamı beterdir.
En ufak noktasına kadar düşündüğü için olayları, kolay kolay çıkılamaz işin içinden. Hele de zeki bir kadınsa…
Detaylara olan düşkünlüğü burada da gösterir kendini elbette. Öyle bir kurar ki ağlarını o ağa takılan adam ne kadar uğraşırsa uğraşsın o ağdan kaçabilecek veya olayın açıklarını yakalayacak bir nokta bulamaz.”

Evet başka çıkış yolum yok. Belki seksist bir yaklaşım diyeceksiniz ama bunu ‘kadın intikamının gücünden’ başka bir şeyle açıklayamıyorum ben. Yoksa Türkiye’de herkesin karanlık sacayağında yer aldığında hemfikir olduğu merkez medyada yazmak için bunca çırpınmaya, bunca kutsal değeri ve kanayan sosyal yarayı kendi alacağı yüklü bir maaş için sömürmesine değer mi? Ahmet Şık tutuksuz yargılansın, Hrant’ın  esas katilleri cezalandırılsın, engellenen Kürt hakları verilsin mi? KESİNLİKLE EVET! Ama bunların işsiz kalan Ece Temelkuran’ın hükümet tarafından cezalandırıldığı yalanıyla ilişkilendirilmesine bin defa HAYIR!

İşe yeniden dönme umuduyla merkez medyayla papaz olmamasını anlayabiliyoruz da, kovulduğu grup dururken cepheden hükümete çakmaya çalışmasını anlayamıyoruz. Derdini bir söylese, aslında herkes rahatlayacak. Ama O, hala TOEFL için essay yazmaya kasan öğrenciler misali, “yüce insanlık değerlerine sahip Batılı amcalarına” yazı göndererek, kendisini ve ülkeyi kasmaya, vicdani değerleri de kanatmaya devam ediyor.

Reklamlar

One response »

  1. dortmevsimyaz dedi ki:

    Hocam, bana göre eğer kötüysek ki Ece Temelkuran yazılarıyla kötü olduğumuzu gayet iyi bir şekilde kanıtlıyor ve bütün istatistikler de bunu açık bir şekilde gösteriyor, kötüyüzdür bunu kimseden saklamamıza gerek yok. yüzümüze takıp bizi yıllarca saklamakta olan maskemizi çıkarıp atan elimizi suçlamanın da bir manası yok. Ece Temelkuran bu yazısında Türkiye’nin Arap ülkeleri için iyi bir model olmadığını Zizek’e göstermeye çalışmış. evet Türkiyeyi kötülemiş ama zaten arap ülkelerine model olamamızın sebebi kötü olmamız değil mi? Bir de şeyi belirtmek istiyorum kürtçe önündeki engellerin kalktığından bahsediyorsunuz peki tutuklanmayan kaç tane kürtçe bilen insan kaldı dışarıda biliyor musunuz?

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s