(Quo Vadis Türkiye) Türkiye Nereye Gidiyor?/Mustafa ERDOĞAN (11 Şubat 2012)

İbn Haldun’a göre bir devlet kurulduktan sonra “büyüme, olgunlaşma ve yıkılma”nın doğal ve zorunlu yasasına tabi olur. Mukaddime’de bir devletin kuruluş, yükseliş ve çöküş aşamaları özetle şu şekilde anlatılır: İlk aşama, askerî üstünlükle devleti ele geçirme,  fetih aşamasıdır. İkinci aşamada hükümdar, egemenliği sadece kendine has kılacak biçimde yönetimi nepotizm tehlikesinden soyutlar ve gücü tekeline alarak mutlak güç olur. Üçüncü aşama yükseliş aşaması olup ekonomik refahın arttığı ve buna paralel olarak kültürel unsurların geliştiği aşamadır. Dördüncü aşama istikrar ve barışın egemen olduğu, yönetimde yenilikçi hiçbir hareketin görülmediği eski yönetimlerin taklit edildiği ve bundan ayrılmanın devleti yıkacağına inanıldığı aşamadır. Son olarak çöküş aşaması ise, hükümdarın ekonomik ve toplumsal ilişkileri kişisel arzularına göre yönetmeye başlamasıyla birlikte devlette iyileşmesi olanaklı olmayan hastalıkların ortaya çıkmaya başladığı ve devletin yıkılışa geçtiği aşamadır.

İbn Haldun’a göre gerileme dönemi (4.aşama) toplumlarında artık ilk çekişmeler başlar. Uç beyleri, merkezi hükümete kafa tutmaya başlar. İşgal hevesleri belirir. Devletin sınırları içinde taze asabiyyet sahibi aşiretler harekete geçebilir. İbn Haldun gerileme olgusunu sadece askeri gücün çökmesine değil,sosyal sebeplere de bağlamıştır.

Bu kriterlere göre Türkiye 1 ve 2. aşamayı geçmiş 3’ü yaşamadan 4.aşamayı yaşamaya başlamıştır. Ekonomik göstergelere göre, Ak Parti dönemi ülkeyi çöküşe dair senaryolardan kurtarıp, (3.aşama)’refah ve ekonomik büyüme’ aşamasına getiriyor görünmekteydi. Bu yaşadıklarımız, Türkiye’nin 3.evrede tutunacağının ya da (5.aşama) çöküşe girip girmeyeceğinin tartışmasıdır.

Devletin çöküşü imkansız gelmesin size. Çöküş, bir yok oluş değildir. Etrafımızdaki gelişmelere de bakılırsa, yeni dünya düzeni tasarımcılarının bu ihtimali yoksaymadıklarını göreceğiz. Ayrıca içeride de birileri çöküş sonrası kurulacak yeni düzene oynuyor olabilir. Ama her çöküş, bir sel felaketidir; kimi sürükleyip kimi olduğu yerde bırakacağı kestirilemez.

Gelelim konumuza… Önce Uludere ve son olarak MİT eski Müsteşarı Taner, bir eski müsteşar yardımcısı, iki bölge müdür yardımcısı ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan hakkında başlatılan savcılık soruşturması, herkesin diline “neler oluyor” sorusunu düşürdü. Gerçekten neler oluyordu? Demiray Oral bu durumu Taraf gazetesinde şöyle özetliyor: KCK’nın içine MİT ajanları sızıp, hızla yükselip, bölge temsilcisi olmuşlar.Eee tabii ne de olsa hepsi okumuş çocuklar…Ona da bravo.Ancak şimdi işler karışmış görünüyor….. KCK’ya sızan MİT ajanları anladığım kadarıyla şimdi eylemlere katılarak suç işlemekle suçlanıyor. ……………………Suç işlemeden suç örgütünde nasıl yer alınır yahu? Eylem yapılacağı zaman “Kusura bakmayın, konusu suç teşkil eden eylemlere katılamam, bana bunu yazılı olarak bildirin” mi diyecekti yani MİT ajanları. Ya da ajanlar eyleme katılmayıp velileri Hakan Fidan’dan mazeret kâğıdı mı getireceklerdi? Eğer adama hem suç örgütüne sız hem de suç işleme derseniz, çok affedersiniz ama babayı istihbarat alırsınız o örgütün içinden. Hiç mafyaya sızan köstebek polis filmi de mi izlemediniz siz arkadaşım? Yapılacak eylemleri haber verme meselesi ise ayrı bir vaka. Adamın haber verme imkânı varsa verir de eğer yoksa ne yapsın? Misal aslında MİT ajanı olup KCK’lı sanılan şahsiyet büyük bir eylem talimatı için diğer KCK’lılarla birlikte bir dağ başına çağrıldı. Eylem yapılacağını öğrendi, haber vermesi için vakit dar, ne yapacak? “Pardon, uydu telefonunuzu kullanabilir miyim acaba? Hava kararınca annem merak eder” deyip MİT’i mi arayacak?”

İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak‘ın “Hakan Fidan, İran’ın adamıdır. Ortak paylaştığımız çok sır var bunları İran’a verebilir, güvende değiliz.” açıklaması başlı başına Fidan’ın kimin nasırına bastığını gösteriyor, bize. Bir ülkenin bakanının diğer bir ülkenin tepe noktasındaki bürokratına bu denli laflar söylemesinin diplomatik nezakete sığmayacağını bir tarafa bırakırsak, İsrail’in Fidan’a olan düşmanlığı anlaşılabilirdir. Kendisinden önceki müsteşar Emre Taner‘in başlattığı MİT’in kabuklarını kırma çalışmalarını zirveye taşımıştır, Fidan. Fidan, MİT’in diktatörlüklerde sıkça rastlandığı üzere içerideki akımlara karşı ‘gizli polis’ vazifesi görmesinden rahatsız olduğunu göreve gelmeden yazdığı doktora tezinde işlemişti. Sonrasında TİKA Başkanlığı döneminde ve devlet adına katıldığı tüm gizli müzakerelerde(özellikle Davutoğlu ile katıldığı görüşmeler ve nükleer silah uzmanlığına dikkat) ve göreve geldikten sonra MİT politikalarında bu minvalde hareketler sergiledi. Artık, Türkiye güvenlik politikalarını sınırlarının çok ötesinde kuruyor, ‘oralarda top oynayan çocukları’ izlemiyor, maça da katılıyordu. Fidan, içeride de devlet kurumları arasındaki güvensizliği gidererek devlet istihbaratının hakim unsuru olmuştu. Türkiye’nin teknik dinleme açısından en ileri olanaklara sahip olan Genelkurmay Elektronik Sistemler Komutanlığı’nı (GES), GES adını koruyarak, Gölbaşı Elektronik Sistemler olarak MİT’e kazandırdı, Fidan. Buranın başına da Kurum dışından birini getirmişti. Konuyla ilgili haber Milliyet’te şöyle yer aldı:”MİT bünyesinde ETİ Başkanlığı olarak bilinen Elektronik Teknik İstihbarat Daire Başkanlığı’na bağlanan eski askeri dinleme merkezinin başına ise TİB’den atama yapıldı. Bir dönem Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi Başkanlığı’ndaki Teknik Şube Müdürlüğü yapan, TİB’in kuruluşundan itibaren Teknik Daire Başkanı olan Basri Aktepe, MİT’e atandı. Aktepe, eski GES Komutanlığı’nın devredilmesiyle büyüyen ETİ Başkanlığı görevine getirildi.”  (En iyi iç istihbarat örgütünün Emniyet olduğunu düşünenler(ve tabii ki bu yapıya egemen olan malum cemaat), bunu nasıl karşılamışlardır; bir düşünün lütfen!)

Müsteşar olduğundan beri açık bir şekilde İsrail’in hedef tahtasına yerleşen Fidan’ın başka hasımları da mı vardı, peki? Son olayda da Emre Uslu’nun :”Velev ki, Hakan Fidan gitsin, polisimiz, askerimizin ölümünden daha mı önemli” demesi artık hedefin sadece MİT içindeki bir kanadın tasfiyesi olmadığı Türkiye’nin yeni güvenlik siyasetinin oluşturulmak istendiğinin apaçık göstergesidir. Eğer amaç MİT içindeki ulusalcı/Ergenkoncu kanadın tasfiyesi olsa, hedefe oturtulacak kişi Hakan Fidan mı olurdu? Onu bırakın, darbeleri atlatmasında hükümete büyük yararları dokunmuş, emeklilik yaşı gelmesine karşın görev süresi defalarca hükümet tarafından uzatılan Emre Taner mi olmalıydı? 28 Şubat’ta görüş almak için kendisini çağıran TBMM’ye ‘atar yapan’ Koman Paşa‘ya hesap sorabildiniz mi? Ya da olay cemaat-MİT çekişmesiyse  ‘‘Fethullah’tan bir dönem bana söz ettiler. İşte, kasetlerini seyret, önemli şeyler söylüyor diye. Seyrettim; Ağlayan, sümük çeken bir adam…” diyen Şenkal Atasagun‘a bir şey sordunuz mu? O Atasagun ki, eline geçen Ergenekon şemasını 9 ay sonra Genelkurmay Başkanı’na, 13 ay sonra Başbakan’a göstermiştir. Aradaki zaman farkına dikkat! Eğer amaç, Fidan değil, MİT içindeki ‘DAMARSA’, neden son 10 senedir, herkese (orgeneraller dahil) karşı mücadeleye girilirken, MİT’ten uzak duruldu? Hakan Fidan’ın, MİT’in başına en uygun aday olduğunu söyleyenler 1 küsür senede ne oldu böyle? Kısacası, ne oldu da daha önce Fidan’ı övücü mahiyette yazılar yazanlar bu çizgiye geldi?

Öncelikle bu kırılma yeni değil. Kırılma emniyet içindeki etkin cemaatçi kanadın, PKK/KCK ile (diyalog)müzakere politikasının ülkeyi çöküşe götüreceğini düşünmesiyle başladı. O günden sonra müzakere politikasının uygulayıcısı Beşir Atalay‘ı(onun üzerinden bu politikayı) yıpratmaya başladılar. Başbakanı ikna edip, güvenlik politikasına geçirmeyi başardılar. Bu süreçte, hükümetin Suriye ve radar üssü konusunda ABD politikalarına yanaşmasıyla elde ettiği dış destekle beraber, PKK/KCK ile mücadelede devlet önemli üstünlük sağladı. Terörle mücadele yanlısı güvenlikçi cemaat politikalarının ayranını kabartan da bu oldu. Bu denli yüksek perdeden meydan okumalarının sebebi de aşırı özgüvendir zaten.

Peki, tam rayına girmişken, bu ilişkinin bir anda böylesi bir olayla patlak vermesinin sebebi ne olabilir? PKK/KCK ya karşı yürütülen operasyonlar sonucu ele geçirilip, MİT tarafından polisin elinden alınan KCK’lılar bardağı taşıran son damla oldu. (Ulusalcıların psikolojik harekat çalışmalarıyla cemaatçi olarak gösterdiği) Hakan Fidan’ı, başlarda destekleyen cemaat, MİT içerisinde istediği değişiklikleri yaptıramayınca Fidan’a uyarılar göndermeye başladı. Fidan, ‘mücadele yerine müzakere’ demesinin getirdiği ayrılığın üstüne bir de müsteşarlık hassasiyetiyle MİT içindeki seküler kanadı feda etmeyişini eklemişti. Cemaatin 2 büyük sıkıntısı vardı ve ikisinin de odağında daha önce desteklediği Hakan Fidan. (2 sorun değindiğim gibi; MİT içerisindeki diğer kanadın tasfiyesi ve devletin yeni güvenlik politikası). Bunların yanı sıra hükümet yapılan operasyonlarla hakimiyetin kendisine geçtiğini gördükten sonra tekrardan müzakere/diyalog politikasına dönme adımları atıyordu.(Bknz. Beşir Atalay’ın ağzından Sabah gazetesindeki 2. açılım manşeti). Güvenlik politikalarını uygulatmak isteyen kanatsa, açılımın şimdilik zamanı olmadığını düşünüyordu. Onlara göre, önce ‘yılanın başı ezilmeli’; sonra hakimiyeti elde etmenin verdiği güçle müzakere başlayabilirdi.

Bu noktada yeni dönemin Fikret Bila’sı olan!(derin Ankara’dan bilgi alan) Abdulkadir Selvi’nin yazdıklarına bakalım. Selvi, bu savaşı ‘operasyoncular ve diyalogcular’ olarak veciz bir şekilde ifade etmiş: Selvi’nin yazdıkları şöyle:Emniyet ve yargının içinde yer aldığı operasyoncular, açılım sürecinde PKK’nın devleti oyaladığını, bu süre zarfında şehir yapılanmasını tamamladığını, bilinmesine rağmen Hakkari, Şırnak ve Diyarbakır’ın hemen yanıbaşında örgütün, “Küçük Kandilcikler” oluşturduğunu belirtiyorlar.Diyalog süreci devam ettiği için örgüte yönelik operasyonların engellendiği, bu durumun PKK’nın psikolojik üstünlük sağlamasına neden olduğunu savunuyorlar.Oslo görüşmelerinde Afet Güneş‘in, “Şehirleri bombalarla doldurdunuz” sözünü buna delil olarak gösteriyor ve “Biz şimdi bu bombaları imha ediyoruz” diyorlar.Açılım sürecini fantezi olarak nitelendiriyorlar.Diyalog sürecinin Türkiye’yi getirdiği noktayı, “Ateş bahçedeki otları yakmış, ağaçları tutuşturmuş ve evin içine sıçramıştı” diye tarif ediyorlar.Aralarında Kürt sorununun varlığına inanmayanlar da var, diyalogla sonuç alınacağına pek inanmıyorlar. Ama bu işin, “öl- öldürle ” bitmeyeceğinin de farkındalar.Kürt sorununun çözümü için nihayetinde masaya oturulacağına inanıyorlar. Ama psikolojik ve alan hakimiyeti elde edilsin, Habur’da ve Silvan’da olduğu gibi örgütün açılım sürecini sabote etme imkanı ortadan kaldırılsın görüşündeler.Operasyoncular ve diyalogcular diye tarif etsem de iki teze yakın duranların ortak noktaları da var.Diyalog yanlıları da örgütün psikolojik ve alan hakimiyeti elinden alınmadan masaya oturulmasının doğru olmadığı düşüncesindeler.Ama bunun bir sınırı olması gerektiğini savunuyorlar. Çünkü öldürmekle, operasyonla Kürt sorununun çözümünün mümkün olmadığı tezini savunuyorlar. Son 30 yıl başta olmak üzere, Cumhuriyet tarihi boyunca bu yöntemin denendiğini, ancak sorunu kangren haline getirmekten öte bir işe yaramadığı görüşündeler.Operasyonlarla PKK ve KCK‘nın psikolojik ve alan hakimiyeti kaybettirildikten sonra, masaya oturulması gerektiğini savunuyorlar. “Diyalog ve müzakere olmadan Kürt sorunu çözülemez” düşüncesindeler.

Bugün, Taraf gazetesinde Ahmet Altan şöyle yazdı:”…Genellikle daha ılımlı ve kavgadan uzak bir görüntü çizen Cemaat’in kendini bu kadar açıkça ortaya koyup, riske girerek kavganın içinde yer almasının nedenlerini bilemiyorum doğrusu. Ya kazanacaklarına çok eminler ya da her şeyi kaybetmeyi göze almalarını gerektiren bir tehditle karşı karşıya olduklarını düşünüyorlar”.

Bence bu iki seçenek de geçerli değil. Cemaat içindeki yapıya göre, kendi tasavvurlarındaki güvenlik politikası uygulanmazsa, ülke felakete sürüklenecek. Bu zamana kadar iktidarın ayakta durmasına verdikleri katkı da (özellikle Ergenekon ve diğer darbe girişimleri) müthiş bir özgüven içinde meydan okuyabilmelerine izin veriyor. Hakikaten olayın dış bacağını göz ardı ettiğimizde içeride karşımıza yargı ve özellikle emniyet çıkıyor.  Her ikisi içerisindeki Gülen cemaati sempatizanlarının varlığı bilinen bir gerçek. Özellikle emniyet içerisindeki ‘cemaat yapılanması’ bugüne kadar hem iktidardan hem de liberallerden büyük destek gördü. Sebebi çok açıktı bu grup, iktidara karşı yapılan anti-demokratik oluşumların hemen hepsinin faş edilmesinde başat rolü oynamıştı. Ayrıca AK parti tabanının doğal yapısı gereği Gülen cemaatine sempatiyle bakılıyordu. –Antrparantez Gülen’in postmodern zamanda Türk toplumunun maneviyatının oluşmasında ve (Türk )okullarıyla, manevi kültür havzasında önemli bir yeri olduğunu düşünen biriydim. Artık benim için devletin kendi emelleri doğrultusunda hareket etmesi için her türlü plan ve operasyonu göze alacak bir terör örgütü lideri).-

Cemaatin maneviyat-kültür ortamından siyasete hatta devletin istihbarat/güvenlik/yargı boyutuna geçişinin, ilk başlarda tepki çekmeyişi eski vesayet rejiminin kokuşmuşluğundandı. Oysa bugün bu yapı veya bu yapı içerisindeki bir kesim devletin politikalarını yanlış buluyor ve yanlış güvenlik politikalarını değiştirmeye çalışıyor. Bunca zaman müsamaha edilip, aniden büyük bir tepkiyle karşılaşılmasının sebebini de tekrar söyleyelim. Demokratlar, hükümet, cemaatler vs. gibi tüm toplum katmanlarının muzdarip olduğu bir vesayet rejimi büyük oranda zayıflatıldı. Artık işi sivil iktidarlara ve onların halka hesap vermesine bırakma zamanıdır değil mi? Ama öyle olmadı bir grup ‘hükümete devleti yanlış yönetiyorsun’ demeye başladı. Bu noktadan bakıldığında açıkça görülecek ki; CEMAAT ve AK PARTİ tabanları arasında bir düşmanlık yok; ol(a)maz da. Çünkü Ak Parti, toplumun %50si demek yani 2 kişiden biri THE CEMAATse köşe başlarını tutmuş tabanda zayıf karanlık bir yapı.Sırf Ak parti içerisinde bile birçok cemaat mensubu ve kimseye mensup olmayanlar var. Böylesi bir yapı yeknesak düşünülemez. Esas sorun, (the) cemaatin beğenmediği politikalar için Ak Parti’yi türlü atraksiyonlarla ‘DOĞRU YOLA SOKMA’ çabasıdır. Burada hükümetin doğru ya da yanlış yaptığını tartışmayacağım (bu alt detaya inersek cemaatin ve yeni güvenlik doktrininin haklı olduğu noktalar yok değil). Çünkü böylesi bir tartışma yersiz. O zaman Musul, Kerkük’ten vazgeçen Atatürk’ü mezarından çıkarıp, yargılamaya kadar götürebilirsiniz işi. Hükümet, devlet organlarıyla yaptığı istişareler sonucu uyguladığı politikalardan dolayı yalnızca halka hesap vermelidir. Doğrusu budur. Aksi takdirde, hükümeti hesaba çeken TSK ya da cemaat olmuş, kimse için bir şey fark etmeyecektir. Kısacası, son olayla iş iyice ilkesel boyuta indirgendi.Taraf olacaksanız, önünüzde demokrasi ve vesayet duruyor. İkisinden birini seçeceksiniz. Cemaat (onun içerisinden yazanlar, konuşanlar), Mavi Marmara olayında İsrail cephesine yakın durmuş, İran’la ilişkilerin daha da gerilmesi gerektiğini söylemiş, PKK/KCK’ya karşı artık müzakere değil mücadele gerektiğini göstermiş, bu uğurda dönemin İçişleri bakanı Atalay’ı doğrudan hedef almıştı. Bu ve benzeri ayrışma noktalarını daha da artırabiliriz. Ancak, şu çok açık ki; Cemaat, İran ve Suriye politikasında ABD çizgisine çok daha yakın ve buna ilaveten Türkiye ile İsrail ilişkilerini gerginleştiren politikaya anlam veremiyor.

Bu noktalardan baktığımızda, kimse için “mutlak siyasi doğruya ve masumiyete sahiptir”diyemeyiz. saint just“KİMSE SUÇ İŞLEMEDEN, YÖNETEMEZ”(Louis Saint-Just).Kimdir bu Saint-Just? Fransız Devrimi sonrasındaki “Kamu Selameti Konseyi”nin 12 üyesinden biri, rüşvet yemediği için lakabı ‘devrim meleği’, ayrıca devrim lideri Robespierre’in sağ kolu(sağ kolu dememe aldanmayın, kendisi Jakobenlerin sol kanadındandı). Robespierre ve Saint-Just, Fransız devrim liderlerinden Hebert ve Danton’u giyotine yolladıktan bir süre sonra, kendileri de giyotin altında can vermişti. Özetle, ‘devrimin kendi çocuklarını yemesi‘ durumu bu. Ancak, ilk başta vurguladığımız söz bize %100 temiz  devlet idaresinin olmayacağını veciz bir şekilde gösteriyor. Sabah gazetesinin manşetindeki gibi Anadolu İhtilali’nin çocukları birbirini yok etmeden Erdoğan birşeyler yapmalıdır. Neler yapabilir başbakan? Aklıma ilk gelenler: Örneğin;

1-MİT’teki yapıda değişikliğe gidilmesi sağlanacak. Bu yolda ilk adımlar(Dış istihbarata ağırlık verecek olan MİT, Tokyo Büyükelçisi Abdurrahman Bilgiç’i de MİT Müsteşar Yardımcılığı’na getirdi) atılmıştı. Son adım da geldi.(Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi Başkan Yardımcısı Hüseyin Özbilgin, MİT’te üst düzey pozisyona atandı. Özbilgin’in MİT’te yeni kurulması planlanan Koordinasyon Kurulu’nda sekreter yardımcısı pozisyonunda görev yapacağı öğrenildi)

2-Hakan Fidan’a sahip çıkacak.

3-Savcı Sarıkaya’nın davadan el çektirildiği ve emniyette bir takım değişiklikler yapıldığı haberi zaten geldi. Emniyet içinde hükümete meydan okuyan cemaatçi denilen yapının başat figürleri pasifize edilecek.

4-Suriye ve İran politikası ABD yörüngesine yaklaştırılacak.

5-Türkiye bu bölgede elde ettiği kazanımlar karşılığında, başka topraklardaki çıkarlarının bir kısmından feragat edecek.

6-Türkiye yeni güvenlik politikasını diyalogcular ve operasyoncular arası denge üzerine kuracak.

7-Kurulan  denge üzerine yeni bir ‘Kürt Açılımı’ açıklanacak. Sonuç olarak, çözüm başbakanın elinde! Eğer savaşmaya karar verirse, ‘Pirus’ zaferi elde edecek. Yani görünürde kazanacak başbakan ama sonuçta her iki tarafta kaybedecek. Otoritesine meydan okuyanlara tabii ki hak ettiği cevabı vermeli/verecektir. Veremezse zaten kendisi yok olur gider. Zaten yakın çevresinden gelen haberler, kendisine oyun oynayanları acımadan uzaklaştıracağını gösteriyor. Ama bunu fincancı katırlarını ürkütmeden yapabilmeyi başarmalı. Çünkü şunu da asla unutmamalıdır ki, kendisine bayrak açanların tabanının önemli kısmı da Ak Parti tabanından gelen yani kendi yarattığı Anadolu İhtilali’nin çocukları. Robespierre olup, Danton’u, Hebert’i (Kabinede en başından beri yer alan, o gruba yakınlığıyla bilinen bir bakan misal) giyotine yollamamalı başbakan. Yollarsa, ilk aşamada kazanacak ama sonu da yukarıda yazdığımız gibi Robespierre’e benzeyecek. Erdoğan, minnet borcu ve kendisine yapılan meydan okuma arasında dengeli bir karar vermelidir.

Not1:Boyalı alanların üzerine tıkladığınızda Alıntı yapılan yazıların kaynaklarına yönlendirileceksiniz.

Not2:Emre Uslu’nun söylediklerine dair verdiğim linkin çalışmama sebebi kendisinin ani bir kararla 5 günlük twitlerini ‘uçurmasıdır’. Link, ibret alınması için öyle kalsın.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s