Ricahrd Falk

Davutoğlu’nun Parlak Devlet İdaresi

 

Türkiye’nin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, diplomatik beceriyi ve entelektüel yetkinliği ahlaki duyarlılıkla birleştirmektedir.


Richard Falk

Davutoğlu’nun diplomatik becerileri Henry Kissinger’la kıyas edilmektedir.
Davutoğlu


Türk Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, İstanbul Forumu’nun açılış yemeği oturumunda bir konuşma yaparken, kaderimin mutlu bir cilvesi olarak, ben de birkaç gün önce İstanbul’daydım.


Konuşmasının teması, dünya siyasetinde Soğuk Savaş sonrası dönemin belirleyici bir tarihsel anı olarak Arap Baharıydı. Sayın Davutoğlu’nun diplomasi, düşünce ve yaratıcılığına hayranlığımı saklayamadım. Dışişleri bakanı olarak kısa sürede bölge ve dünya meseleleri üzerinde silinmez bir etki yaptı. Devlet idaresi için yaptığı bu olağanüstü katkıları, hükümete (siyasete) girmeden önce yaptığı akademik çalışmalar üzerine bina ettiğine inanıyorum.

 

Tecrübelerime göre nadiren büyük bir ülkenin dış politikasını, entelektüel yetkinliği ve ahlakla yoğurulmuş duyarlılığını, tutarlı bir stratejik bakış açısının gerekli bileşenleri olarak, belirli bir ustalık ve tarihin harmanlanması, politika, hukuk ve kültür üzerine bina eden politika dışı bir kişinin şekillendirmesine izin verilmiştir.

Böyle birkaç etkileyici aday bulmaya çabalayanlar olacaktır. Belki de en belirgin örnek 1949-1958 arasındaki Büyük Çin Komünist Dışişleri Bakanlığı yapan, bilgisi ve ülkesinin karşı kaşıya kaldığı problemler için yarattığı pragmatik anlayışla ünlenen Chou En-lai dir.

 

Ancak bu benzetme de tam yerine oturmuyor. Çünkü,  Chou’nun düşünce ve eylemleri, Mao’nun katı Çin devlet kontrolü politikasında özgürlüğe alan bırakmayan totaliter düşüncenin türeviydi ve Chao kariyerinin çoğunu Çin içindeki çalkantılı devrimi idare etmekle geçirdi.

Kissinger’la Karşılaştırılması

Belki de Davutoğlu’yla karşılaştırılabilir son siyasi figür, etkisi ve akademik kimliğiyle, siyasi figür Henry Kissinger olabilir, ancak öneriyi ortaya atmama rağmen bunu hemen çürütmeliyim.

Kissinger işe başlarken, bir mimar ya da yenilik yaratıcısı değil sadece bir kolaylaştırıcıydı.  O başarılı bir şekilde güçlü etki alanlarına giriş kazanan maharetli, ahlakdışı bir girişimciydi; bir siyasetçi değilse de, her zaman kendini siyasetin kirli işlerini yapmaya hazır tutmuştu.

Kabul etmek gerekir ki, Kissinger ve Davutoğlu uluslararası alandaki karmaşık problemleri düşünürken ve ifade ederken nadir bulunan bir yeteneğe sahipler. Her ikisi de hemen hemen tek başlarına çok yönlü bir dış politika uygulamak için insanüstü şekilde tükenmek bilmez enerjiyle donatılmış görünüyor. Ve her ikisi içinde dış politikanın ekonomik boyutları çok fazla iştahlı değil, ancak kıyaslama burada sona ermektedir.

Kissinger, yalanları ve ilkesiz yaklaşımlarıyla lekelenmiştir: Vietnam Savaşı’nı Kamboçya’ya genişletme anlayışıyla, aşırılık yanlısı Khmer Rouge’ un kırsalda ve şehirlerde kontrolü ele geçirmesine yol açmıştır. Daha sonra (Rouge), aşırı sert yönetimini ülke geneline yayarak tarihin gördüğü en büyük soykırımlardan birine imzasını atmıştır. Vietnam Savaşı’nı sona erdirmek için yapılan diplomatik müzakereler sırasında, barış görüşmelerinin olması için Kuzey Vietnam’ı nükleer silahlarını Amerikan emrine vermesi için tehdit ediyordu. Şili’deki askeri darbeyi teşvik ederek – ironik bir şekilde 11 Eylül 1973’te – kötü şöhretli diktatör Pinochet’i destekliyordu, hatta Şili halkına (özellikle idealist gençliğe)terör ve işkence uygulamanın ayak sesleri olan Condor Operasyonunu onaylamıştı.

Entelektüel duruşuna, müthiş bir diplomatik becerisi ve kamuoyu şöhretine rağmen, Kissinger’a ahlaki ve yasal açıdan çok olumlu bakmak mümkün değildir.

Davutoğlu, hırs, uluslararası oportünizm ve siyasi uşaklık içeren herhangi bir Faust Pazarlığı (Şeytanla İnsanın Pazarlığı- Geothe- M.E.) yapmaktan ziyade basiret, bilgelik ve her şeyden önce, ahlaki bütünlükle hükümette görev almıştır. Davutoğlu’nun dünyamızın Kissinger’larından kati bir şekilde ayrılan bu ilkeli davranış kalitesiyle, devlet idaresinin tepelerine yükselmesi ve bu niteliklerde birisinin siyasi liderler tarafından rehberliğinin kabul edilip, ödüllendirilmesi nadir görülen bir şeydir.

Bu bağlamda, Türk vatandaşları, Başbakan Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Gül tarafından Davutoğlu’na duyulan güven ve itimat için minnettar olmalıdır. Onlar (Erdoğan &Gül) ki, Davutoğlu’nu akademik meçhullükten diplomatik itibara taşımış, barış ve adalet unsurları başta olmak üzere yaptığı çalışmalarla Türk güvenliğine katkılarını takdir edip, ödüllendirmişlerdir.


Cumhuriyet Mirası

Belki de, bu durumda, hükümete yardım için gerekli alanı oluşturan özel dini bağlılıklar ve kamu hizmeti birleşimi Türkiye’ye özgü yollarla bağlanmıştır. Ve burada, farz ettiğimden de ötede bir kısım kredi Kemal Atatürk’ün cumhuriyet mirasına verilmesi gereklidir.

Türkiye’ye dair sınırlı bilgi ve deneyimimin olduğu dar pencere aralığından bakan bir yabancı olarak, istemeyerek söylüyorum ki; tüm aşırılıklarına rağmen Türk laikliği, Aşırısını rağmen, (en azından erkekler için) etkili bir şekilde din, ahlak ve siyasetin birleşmesine izin vermiştir.

 

Böyle bir birleşim bölgenin başka yerlerinde mümkün değildir. Şah’ın güvenilir bir cumhuriyetçilik kurmak dışında Batı’yı taklit etmeye çalıştığı İran da buna dahildir. Bu girişim uluslararası topluma entegre olmuş imtiyazlı seçkin kitlenin ilerlemesine sebep olurken, kalıcı sefalet içindeki insanları bir kenara iterek,  Büyük Fars mirasından türeyen ahlaki ve dini geleneklerin ayağını kaydırmıştır.

Bu süreçte, daha iyi bir İran geleceği inşa etmek için Şah, anayasa yapma yolu dışında ardında hemen hiçbir şey bırakmadı.


Türkiye komşularla sıfır sorun politikasına rağmen Türkiye, Arap Baharı’ndan sonra kendi halkının kanını döken yönetimlerin fazla ileri gittiğini söyleyerek, muhaliflerden yana taraf olmuştur.


Tabii ki, İran’ın olayı ve sıkıntıları için önemli suçlamalarına örnek verilecekse; tutkulu milliyetçi Muhammed Musaddık tarafından yönetilen İran’ın en cesaret verici demokratik hareketini devirmeye yardımcı olan İngiliz / CIA müdahaleleri verilmelidir. Bu müdahale, dış ülkelerden dostlarının yardımıyla baskıcı bir rejim olan İran Monarşisinin yeniden hayat dönmesini sağladı.

Musaddık’ın günahı, özellikle doğal kaynaklar üzerindeki Anglo-İran Petrol Şirketi’ni kamulaştırma yoluyla İran egemenliğini korurken, bağımsız bir dış politika hakkı iddia ederek Batı çıkarlarına meydan okumasıydı.

1978-79 İran Devrimi, popülist ve ilkeli laik geleneğin katkısı olmaksızın, ahlaki ve ruhani boşluktan ortaya çıktı.  Washington’daki güçlü desteğine ve baskıcı siyasi kuralların unsurları olmasına rağmen Pehlevi monarşisinin çöküşüne yol açan yeni İran, maalesef iktidarı gücünü deforme ederek, teokratik biçimler oluşturmaya devam etti.

Kissinger, hatıratında İran Şahı’ndan ” nadir bulunan biri, koşulsuz bir müttefik” şeklinde övgüyle bahsetti. Bu teslimiyetçi İran rolünü şöyle somutlaştırabiliriz: Irk(Siyahi-beyaz) ayrımcılığı yapan Güney Afrika’ya petrol satan, ulusal petrol sahalarını Amerikan enerji şirketlerine açan ve İran’daki üslerinden Sovyetler Birliği’nde yürütülen gözetim işlemleri dahil, ülkede büyük bir Amerikan askeri varlığını memnuniyetle karşılayan bir ülke.


İran hakkındaki bu yorumlar, Türkiye ile ayrıştığını göstermeyi amaçlamaktadır ve neden Davutoğlu’nun bakış açısına sahip biri İran’da 1979 sonrasında etkisi yüksek bir konuma yükselememiştir. Ayrıca tutun ki böyle birine fırsat verilse bile, büyük olasılıkla başarısız olurdu.

Arap Baharı Öncesi

Bu dolambaçlı yol, bir toplumun geleneklerinden kopup gelen ya da esnek, hukuk ile ahlaka saygılı, modern dünyanın karmaşıklığını etkin bir biçimde gidermek için yeterli olmayan, katı bir biçimde bu gelenekleri barındırma da ısrarcı olan olası bir dış politikanın, yetersizliğinin altını çizmektedir.

Davutoğlu, dindarlığı ve kozmopolit eğitiminin bir araya gelmesinin sonucu olarak, içerde ve dışarıda prensiplerine aykırı olan güç mücadelesine düşmeksizin, küresel toplum sahnesinde bilge bir şekilde yer almaktadır. Bu bağlamda, Davutoğlu asla Kissinger’ın koşulsuz bir müttefik olma  iltifatını alamayacaktır.

İlke sahibi bir müttefik, şartlar gerekirse muhalif olmak da dahil olmak üzere bağımsız bir şekilde hareket etme opsiyonunu elde bulundurmalıdır. Aslında Davutoğlu, Big Brother (Ağabey-ABD) tarafından ve onun düşünce kuruluşlarınca Türkiye’yi raydan çıkarmakla suçlandı ve Tahrir Meydanı’ndan önce Orta Doğu’da yerleşik düzenin güçlü dayanak noktasının oluşmasına dayanan bir dış politika tasarımı olduğu için azarlandı. Aynı zamanda O, İsrail ile ilişkileri, aradaki dostluğu düşmanlığa dönüştürmeye yol açtığı için eleştirilmişti.

Yaşamsal olarak, Batılı olmayan bir hükümet, kendi yolunda ilerlemek isterse ve bunu varoluşsal egemenliği için resmi bağımsız politikası yaparsa, jeopolitik çevrelerce bunun tartışılması neredeyse kaçınılmazdır. Bir Türk dışişleri bakanı, ya Batı ya da Doğu tarafından eleştirilmiyorsa, ülkesi ve dünya için hiçbir şey yapmıyor demektir. Bu kişi dikkate bile alınmamalıdır.

Türk dış politikasının Davutoğlu’nun yönetimindeki yıllarını incelemeye alırken, her şeyden önce Arap Baharı öncesi ve sonrası diye kalın bir çizgi çizmek lazımdır.


Tabii ki önceleri Orta Doğu ülkeleriyle ilişki kurmak ekonomik açıdan yararlı ve siyasi ortamı itidale davet ediyiciydi. Böyle bir ilişki karşılıklı olarak ülke egemenliklerine saygıya dayanıyor ve nihayetinde halkların kendini yönetme hakkını ortaya çıkarıyordu. Muhtemelen aynı zamanda Avrupa Birliği yolunda Türkiye için artan zorlukları yansıtan, “komşularla sıfır sorun” politikası bu dönemde Türkiye’nin, dış politika profilini yükseltmiştir.

Bu politikaların sonucu zaman içinde de yıkıcı çatışmaları en aza indirmek için aranan bir karşılıklı fayda sağlayan bölgeselciliği öngörüyordu. Bu bağlamda Türkiye, İsrail ve Suriye arasındaki barış görüşmelerinde bulundu, Hamas’ın, İsrail ile ilişki kurabilen bir siyasi aktör olarak kabul görmesi için teşvik etti, İran’a yönelik savaş tehditleri oluşumunu sakinleştirmeye çalıştı ve Balkanlar Kafkaslar için barış girişiminde bulundu.
Toplamdaki diplomatik, yatırımsal ve ticari ekonomik kazançların etkileyici haline rağmen, incelikle yapılan ve başarılı ve başarısızlıkların anlaşılabilir karışımını üreten her girişim değerlidir.

Arap Baharından Sonra


Daha sonra, Ocak 2011’de Tunus’ta Yasemin Devrimi ve Mısır’da Mübarek otokrasisine etkili bir meydan okuma geldi. Hala belirsizlik taşıyan devrimci olanaklarıyla bu dikkat çekici ayaklanmalar, aynı zamanda vahim karşıdevrimci riskler içermekteydi.

Tunus ve Mısır’da yaşananlara değişen derecelerde çok farklı tepkiler baş gösterdi: Yemen, Bahreyn ve daha sonra Suriye, Libya ve daha az olmakla beraber Fas ve Ürdün’de halk hoşnutsuzluk yangınları çıkardı.

Özellikle Libya ve Suriye’de kan dökülmesini önlemek için başlangıçta Türk reaksiyonları ölçülüydü ve uzlaşıyı teşvik etmek için diplomasinin kaldıraç etkisi kullanıldı, ancak bu rejimlerin demokratik talepleri karşılamadan yana olmayacağı belli olunca Türkiye tarafını halk mücadelesinden yana olarak değiştirdi.

Türkiye daha belirgin şekilde, BM kararıyla NATO müdahalesine destek verdi ve Suriye ile giderek daha çatışmacı ilişkiler içerine girdi. Davutoğlu’nun açıkladığı gibi:” iktidarını korumak için, bir devlet kendi silahsız vatandaşlarına ateş açıp onları öldürürse, Türkiye muhaliflerden yana tavır alacaktır”. Sonuç olarak, Türkiye halkın kendini yönetme hakkına saygı göstererek safını muhaliflerden yana belirlemiştir.

Bence bu Türk saflaşması askeri müdahale çizgisiyle tamamen uyum içerisindedir. Bu bağlamda, Libya’da NATO’nun rejim değiştiren askeri müdahalesine verdiği destek için Türkiye’yi eleştirirken, Suriye’ye verdiği tepkiyi onaylıyorum.

Bu ‘zor seçimler’, müdahale edip, müdahale etmemeye karar vermenin etkilerine göre, aşırı belirsizlik ayarları politikasının zor kararlarını içerir. Diğer bir deyişle, müdahale etmemek, müdahale etme ayarlarının biçimi olabilir. Davutoğlu’nun uyguladığı Türk dış politikasının Arap Baharı sonrası şaşırtıcı ve ayrıştırıcı ulusal politika açılımlarının her biriyle hemfikir değilim. Ama dış politika manevra ve hedeflerinin etkileyici biçimde yeniden ayarlanmasına dayanan ilkeli yaklaşımına katılıyorum.

Sonuç olarak, Davutoğlu’nun devlet idaresinin parıltısı, onun bilgiyi ilkeyle harmanlama ısrarı sonucu ortaya çıkmaktadır

Albert G. Milbank Princeton Üniversitesi Uluslararası Hukuk Profesörü Richard Falk,  elli yıllık bir dönemi kapsayan çok sayıda yayına ve esere sahiptir.

Halen, Filistinli insan hakları konusunda Birleşmiş Milletler Özel Raportörü olarak, altı yıllık döneminin üçüncü yılında hizmet vermektedir.

Bu makalede ifade edilen görüşler, yazarın(R.FALK) kendi görüşleridir. El Cezire yayın politikasını yansıtmamaktadır.

 

 *ORJİNALİ  http://www.aljazeera.com/indepth/opinion/2011/11/20111111112249517191.html adresinde bulunan Prof.Dr. Richard Falk’ın  Dışişleri Bakanı Davutoğlu hakkında yazdığı yazının tarafımca yapılmış resmi olmayan tercümesidir ( Mustafa Erdoğan).

 

 

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s