‘İşçi’lerden ‘insan’lara geçiş: Bir arada yaşama ahlakına doğru

Bu hafta Türkiye ve Almanya arasındaki işgücü sözleşmesinin 50. yıldönümünü kutlandı.

31 Ekim 1961 tarihinde imzalanan anlaşma, yüz binlerce Türk “misafir işçi”yi Almanya’ya getirdi. Bugün Almanya’da yaşayan yaklaşık 3 milyon Türk var. Onlar artık eve dönmesi beklenen “misafir işçiler” değil, Alman toplumunun bir parçasıdır. Ama herkes bunu böyle düşünmüyor.

Herkesin paralel(benzeş) yerine entegre olmuş (bütünleşmiş) toplumlar oluşturma hususunda mutabık olmasına rağmen, entegrasyondan ne anlandığı konusunda bir uzlaşı sağlanamamıştır. Almanya’da yaşayan Türkler (ve Kürtler) Alman dilini öğrenmemekle, yani entegre olmamakla suçlanıyor. Türkler zaten entegre olduklarını ancak asimile olmayı reddettiklerini söylüyor. Üçüncü nesil Türkler artık göçmen değiller; hepsi dili(Almanca) konuşuyor, Alman kültürünü, tarihini biliyor ve yasalara riayet ediyor.
Örneğin Türk işletmeleri,  Alman ekonomisinin önemli bir parçasıdır. Sayıları yaklaşık 75.000’i bulan küçük ve orta ölçekli işletmeler, 300.000 işçi istihdam ederek ve ekonomiye yılda yaklaşık 35 milyar euro katkıda bulunuyor. Siyaset, toplumsal eylemler, spor, sanat, iş ve diğer alanlarda, Almanya’da yaşayan Türkler entegrasyon, katılım ve mülkiyet açısından başarı öyküleri yazmışlardır. Kabaca 3 milyon Türk’ün üçte biri Alman vatandaşı.  Ancak, biz neden hala entegrasyon sorunu hakkında konuşuyoruz?

Eski Başbakan Helmut Kohl, maalesef zamanında herkesin bildiği “Almanya bir göç ülkesi değildir lafını etmişti.  Sağ görüşlü (Alman) siyasi görüş sahipleri her zaman göçmenlerin Ana akım kültüre meydan okuduğundan şüphelenip, onların Baskın Alman kültürüne (Leitkulture) uymalarını beklemiştir. Ancak bunların, tatmin edici bir entegrasyon tanımı da yoktur. Yasalara uymak, dil  konuşma ve toplumun sosyal ve siyasal yaşama katılmak her vatandaştan beklenen şeylerdir. Göçmenler için bunlara ilave  koşullar var mı?

Modern toplumların çok kültürlü doğasını kutlamak yerine, Şansölyesi Angela Merkel de dahil olmak üzere bazı Avrupalı liderler, “çok kültürlülüğün öldüğüne” inanıyor. Bu, insana; Almanya aslında çok kültürcü politikaları uygulamış da sonradan bunun başarısız olduğunu görmüş gibi bir çağrışım yapıyor. Fakat bu durum böyle değil.  1960’lı ve 70’li yıllarda, Willy Brandt döneminde bile,  misafir işçilerin evlerine döneceği varsayımından hareketle herhangi bir entegrasyon ve çok kültürlülük politikası asla uygulamamıştır. 1980’li yıllarda, Türk işçilere erken emeklilik imkanları sunularak, evlerine dönmeleri teşvik edildi.

1990’larda Almanya’da ikinci ve üçüncü kuşak Türklerin, sosyal ve kültürel bir boşlukta büyüyor oldukları görüldü. Almanya’nın “Alman-Türkler” ya da “Alman-İtalyanlar,” gibi parçalı kimlik geleneği olmadığı için, bu nesil, kendini bir kimlik krizi içinde buldu: onlar Türk’tü; dil, din ve kültürlerini korumak istiyorlardı. Ama aynı zamanda da bir Alman vatandaşı olarak,  Alman okullarına gidiyorlar, Almanca konuşup, AB vatandaşı olarak Avrupa’da Alman pasaportuyla geziyorlardı. Ancak, bu insanlar Alman ya da Türk kimliği arasında bir seçim yapmak zorunda bırakıldı.
Bu, çifte vatandaşlık durumunda çarpıcı olarak görünür. Almanya, Türklere çifte vatandaşlık vermeyi reddediyor ve Alman vatandaşlığına kabul edilmek için Türk vatandaşlığından vazgeçmelerini istiyor. Bildiğim kadarıyla, apaçık ayrımcılık olan bu kural, sadece Türkler için de geçerlidir. Alman yetkililer, her ülkenin kendi koşullarına sahip olduğunu söylemek dışında açıklama yapmaktan acizler. Tabii ki, bu sözler kimseyi ikna etmiyor.

Biz asimilasyon-entegrasyon ikiciliğini (düalizmini) ders çalışırken görmüştük. Artık, yeni bir arada yaşama paradigması(değerleri) için çalışma zamanıdır. Bir arada yaşama ahlakı paralel (benzeş) toplum tuzağından sakınarak, entegre toplumlar oluşturmayı gerektir. Bir arada yaşama ahlakı iki eğilimli bir yaklaşım gerektirir. Bir yandan, her vatandaşın, etnik ve dini kökeni ne olursa olsun, aynı anayasal haklara sahip olmasından mütevellit yasal boyutu vardır. Alman anayasası zaten bunu sağlıyor.

Ama hukuk kaideleri yeterli değildir. Aynı zamanda insani, ahlaki bir boyuta da ihtiyaç vardır. Ahlaki bir arada yaşama,  Endülüs’teki farklı etnik ve dini grupların bir arada yaşarken,  kültürel rekabet ve bilimsel yaratıcılık ruhu içinde ortak iyilik için yarışması olan  “la convivencia(bir arada yaşama)” nın çağdaş bir uyarlaması olacaktır.  Bir arada yaşama ahlakı, sadece politikacıların değil, toplum liderleri, sivil toplum örgütleri, kanaat önderleri, dini liderler, iş adamları, medya, akademisyenler ve sıradan vatandaşların bir arada yaşama kültürü oluşturmak,  sürdürmek ve ortak iyilik için beraberce çalışmasıdır. Bu bize insanlığımızı, etnik kimliğimizin, dinimizin ve ırkımızın üzerinde ve ötesinde tanımladığımızı göstermektedir.

Yıllar boyunca, Almanya’daki Türk azınlık tamamen eşit yurttaşlar olarak kabul edilmemiş, bu hususa dair  İsviçreli yazar Max Frisch misafir işçiler hakkında “işgücü dedik, ama bunun yerine insan geldi” şeklinde dokunaklı bir laf etmiştir.

Hassas bir ahlaki bakış açısı ile samimi bir toplumsal empati bizi, entegrasyon-asimilasyon ikiciliğinin ötesine taşıyacaktır.

 *İŞBU TERCÜME İbrahim Kalın’ın http://www.todayszaman.com/columnistDetail_getNewsById.action?newsId=261856 adresindeki 03.11.11 tarihli TODAY’S ZAMAN’daki yazısına istinaden tarafımca yapılmıştır. Sn. Kalın’ı ve gazeteyi bağlayıcı yanı yoktur. Yazının orijinalinihttp://www.todayszaman.com/columnistDetail_getNewsById.action?newsId=261856  adresinde bulabilirsiniz. (Mustafa ERDOĞAN)

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s